İŞ GÜVENLİĞİ ALANINDA BİLİRKİŞİ OSMAN ELİKÖTÜOĞLU KİŞİSEL WEB SAYFASI

İbn-i Fadlan Seyahatnamesi Üzerine

İbn-i Fadlan kimdir? Türk Tarihindeki önemi nedir? Bugün bu sorular sorulduğunda sokaktaki vatandaşın çoğu ve hatta eğitimli insanların birçoğu cevap veremeyecektir. Oysaki 9.yy’da müslümanlığa tam anlamıyla geçmemiş olan Türk Dünya’sının bir kısmının abartılı da olsa fotoğrafını çeken kişidir. Yazılı kültürümüz olmadığı için milletimiz maalesef o dönemlerde seyyah da yetiştirememiştir.

İbn-i Fadlan geçirdiği bu yolculukta Oğuzlar, Hazarlar, Peçenekler, İtil Bulgarları (Sekalibe Diye Geçer) ve Ruslar ile ilgili eşi benzeri bulunmayan bilgiler ve tarihi kayıtlar sunar bizlere.

İşte bu konuda Abbasi Halifesi Miladi 921’de İdil Bulgarları hükümdarı Almış Han’a gönderdiği heyette yer alan ve görevi, oradaki Müslüman bilginleri denetlemek, halifenin mektup ve armağanlarını sunmak olan önemli bir diplomat ve dikkatli bir gezgin olarak kabul edilen İbn Fadlan, bu yolculuğunu ‘Rihla’ (Seyahatname) ve (كتاب إلى ملك الصقالبة; Kitāb ilā Malik al-Saqāliba) adlı ünlü yapıtında anlatmıştır.

Bu kitabında, Volga Bulgarları’nın ülkesi ve halkına ilişkin gözlemleri yanı sıra, yolculuğu sırasında gördüğü yerler ve halklarla ilgili önemli bilgiler de aktarmıştır. Bunlar arasında, Oğuzlar, Başkurtlar, Bulgarlar ve Peçenekler ve Tatarlar da vardır. Maveraünnehir’de henüz devlet öncesi bir düzende yaşamakta olan Türklere (Oğuzlara) ilişkin gözlemler yapmıştır.

Şimdi heryerde bulamacağınız meşhur İbn-i Fadlan seyahatnamesini bir inceleyelim

“Bu kitap, Halife el-Muktedir’in Sekalibe kralına gönderdiği elçi Muhammed b. Süleyman’ın kölesi olan Ahmed b. Fadlan b. el-Abbas b. Reşid b. Hammad’ındır. Müellif bu eserinde Türk, Hazar, Rus, Sekalibe, Başkurd ülkelerinde ve gezdiği diğer memleketlerde, onların çeşitli mezheplerinden, hükümdarlarının tarihinden, hayat­larının birçok cephelerinden edindiği müşahedeleri anlatmaktadır.”

Ahmed b. Fadlan diyor ki: Sekalibe kralı (İdil Bulgarlarının Kralı) Almış b. Şılki Yılıtavar Müminlerin Emiri el-Muktedire gönderdiği mektubunda; dini anlatacak, İslam şeriatını öğretecek, memleketin her tarafında halifenin davetini yapabilmesi için bir mescidi ve minberini kuracak bir heyetin gönderilmesini ve ayrıca düşmanlarından korunmak için bir istihkam inşasını istiyordu. Bu mektupta Sekalibe kira­lının istekleri yerine getirildi. Bu işte elçiliği Nezir el-Huı emi deruhte ediyordu. Mektubun okunmasını, verilen hediyelerin teslimini, muallim ve fakihlerin muraka­besini ben üzerime almıştım. Önce söylediğimiz şeyleri, yani istihkamı yapmak, fa­kihlerin ve muallimlerin ücretlerini ödemek için, İbni Furat’ın Harezm’deki çiftlik­lerinden Artahuşmisen diye tanınan birisinin gelirleri tahsis edildi. Sekalibe kralının el-Muktedir’e gönderdiği elçi Abdullah b. Başto el-Hazeri adında bi­riydi. Sultanın krala gönderdiği elçi, Nezir el-Hureminin mahmisi Sevsen el-Resi idi. Türk Tekin, Sekalibeli Bars ve onlarla birlikte daha önce bahsettiğimiz gibi ben, elçi ile beraber bulunuyorduk. Krala, karısına, çocuklarına, kardeşlerine ve komu­tanlarına ait hediyeler ve Nezir vasıtasıyla istettiği ilaçlar teslim edildi.

Hicri 309 yılı Sefer ayının onbirinci perşembe günü (2 nisan 921) Selam (Bağdat) şehrinden ayrıldık. Nehrevan’da bir gün kaldık. Süratli bir yürüyüşle nihayet. Desker’e vardık. Orada üç gün kaldık hiçbir yere uğramadan, yürüyüşümüze devamla Hul­van’a girdik. Orada da iki gün kaldık. Hulvandan Kırmisin’e gittik, iki gün de burada kaldık. Sonra tekrar yola koyulduk ve Hemedan’a ulaştık. Burada üç gün kaldık, sonra Save’ye geldik, burada da iki gün kalarak yürüyüşümüze devamla Rey’e var­dık ve orada Sa`luk’un kardeşi Ahmed b. Ali’yi beklemek üzere onbir gün kaldık. Zira, Ahmed, Huvar er-Rey’de bulunuyordu. Sonra Huvar er-Rey’e döndük, üç gün de burada kaldık.

Huvar’dan Simnan’a oradan da Damgan’a gittik. Damgan’da, dai tarafından gönderilen İbni Karn’a tesadüf ettik. Kafileye kendimizi tanıtmadan katıldık, sürekli bir yürüyüşle nihayet Nişabur’a vardık. Leyla b. Numan henüz öldürülmüştü. Nişabur’da Horasan ordusu komutanı Hamuye Kusa ile karşılaştık. Sonra Serahs ve Merv’e kadar gittik, oradan da Amul çölünün kenarında bulunan Kuşmahan’a ulaş-tık. Çölü katedeceğimizden develeri dinlendirrnek üzere üç gün de burada kaldık. Sonra çölü Amul’a kadar katettik ve Ceyhun’u geçtik. Tahir b. Ali’nin misafirhanesi olan Afriber’e vardık. Oradan Baykent’e gittik, sonra Buhara’ya geçtik. Horasan emirinin katibi, Şeyhul Amid Adile tanınan Ceyhani’ye başvurduk, derhal emrimize bir ev hazırlattı ve bütün ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere bir uşak vermek lütfunda bulundu. Bu şekilde orada bir kaç gün kaldık, sonra Ceyhani, Nasr b. Ahmed ile gö­rüşmek üzere bize müsaade aldı ve huzuruna çıkdık. Nasr, sakalı henüz çıkmış bir gençti. Bir emir önünde, icap ettiği şekilde onu selâmladık. Bize yer gösterdi, oturduk. Söze şöyle başladı :

Müminlerin Emin efendim nasıllar? Allah ona uzun ömür, kendisine, ordu­suna ve dostlarıma selâmet versin, dedi. Biz de

  • Efendimiz iyidirler, dedik; o da :
  • Allah onu hayırlara garketsin, dedi.

Bundan sonra halifenin, İbnü’l-Furat’ın mütemedi hristiyan el-Fadl b. Musa’dan Artahuşmisen çiftliğinin alınıp Harezmli Ahmed b. Musa’ya verilmesini ve Harezm­deki valisine de bir mektup yazmasını emreden mektubu okundu. Harezm valisine yazılacak mektupta, bunun Babu’t-Türk kumandanına bir mektup yazması ve ondan bizi tutmaması, bizim Babu’t-Türk’e gitmemize mani olmamasını ve bize bir kılavuz vermesi istenecekti. Bunun üzerine (Nasr) :

  • Ahmed b. Musa nerde? diye sordu. Cevaben,
  • Onu beş gün sonra arkamızdan gelmek üzere, Selam şehrinde bıraktık, dedik,

O da :

  • Müminlerin Emiri efendimin emir buyurduklarını canı gönülden dinler ve

boyun eğerim, Allah ona uzun ömürler versin, dedi.

İbni Fadlan diyor ki: İbni Furat’ın mütemedi hıristiyan el-Fadl b. Musa’ya bu haber ulaştı. Bunun üzerine Ahmed b. Musa meselesinde hileye başvurdu. Horasan yoluyla Cund-Serahs’dan Baykendaz’a kadar bulunan yerlerdeki emniyet âmirlerine şöyle bir yazı yazdı: “Harezmli Ahmed b. Musa hanlarda ve gözetleme yerlerinde dikkatle arasın, o, şu eşkalde bir adamdır. Memurlardan biri onu yakalamaya mu­vaffak olursa derhal tevkif etsin. Mektubumuz kendisine ulaşıncaya kadar ona layık olduğu şekilde muamele edilsin”. Sonra Ahmed b. Musa araştırılarak nihayet Merv’de bulundu ve tevkif edildi.

Buhara’da yirmisekiz gün kaldık. Fadl b. Musa, Abdullah b. Baştuva ve “Biz burada daha fazla kalırsak kış gelir ve daha içerlere gitmemize imkan kalmaz, Ahmed b. Musa arkamızdan gelirse bize yetişir”, diyen diğer arkadaşlarımızla müşaverede bulundu.

İbni Fadlan diyor ki: Buhara’da muhtelif cinsten paralar (dirhem) gördüm. Bunlar arasında Gitrifiye ismini verdikleri, bakır tunç ve sarıdan dökülmüştü. Bun­lar tartılmadan alınıyor, yüz tanesi bir gümüş dirheme tekabül ediyordu. Kadınların başlıklarında şart olarak, filan oğlu filan, filan kızı filan ile şöyle şöyle bin dirhem gitrifiye evlendiler, derler. Yine gayrimenkul ve esir alım satımında da aynı şekildedir, gitrifiyeden başka dirhem adı kullanmazlar.

Sayıdan mamul başka dirhemleri de vardır ki bunların kırk tanesi bir daniktir. Bundan başka yine sarıdan yapılmış semerkandiye dedikleri bir cins dirhem daha vardır ki bunların altı tanesi bir daniki karşılar.

Abdullah b. Baştva ve arkadaşlarının, kışın bastıracağı hakkındaki ikaz eden sözlerini işitince hareket etmeye karar verdik ve Buhara’dan yola çıkıp nehre (Amu­derya) doğru yöneldik. Oradan Harezm’e kadar bir gemi kiraladık. Gemiyi kirala­dığımız yerden, Harezm’e olan mesafe 200 fersahtan fazla idi. Soğuktan bütün gün yolumuza devam edemiyor, ancak günün bir kısmında yol alıyorduk. Bu şekilde ni­hayet Harezm’e girdik.

Harezm emiri Muhammed b. İrak Harezmşah’a başvurduk. Bize hüsnü kabul gösterip yakından ilgilendi, bir eve misafir etti. Üçüncü gün huzuruna davet edildik ve yanında Türk memleketlerinde yapacağımız gezi hakkında onunla konuştuk. Emir şöyle dedi: “Bu memlekete giremezsiniz, size bu müsaadeyi veremem, daha doğrusu müsaade vererek hayatınızı tehlikeye koymak istemem, zira bu, köle yani Te­kin’in kurduğu bir hile olduğunu iyi biliyorum. Tekin vaktiyle yanımızda demirciydi. Kâfirlerin memleketimde demir ticaretini öğrenmişti. Nezir’i de o aldatmış ve onu Müminlerin Emin ile konuşup Sekalibe kralının mektubunu ona vermeğe yine o teşvik etmiştir. Halbuki başkumandan yani Horasan emiri Nasr b. Ahmed, eğer im­kan olsaydı, Müminlerin Emirinin adına bu memlekette ihtida işini üzerine almak hususunda daha çok hakka sahipti: Sonra sizinle bahsettiğimiz bu ülke arasında bin­lerce kâfir kabileler vardır, bu hareket Sultana karşı bir hiledir. Size söylediğim gibi büyük komutana bir mektup yazmak lazımdır. Komutan vasıtasıyla, Sultan (Allah teyit etsin)la muhabere edilsin, cevap gelinceye kadar burda kalırsınız.”

Müteakiben huzurundan ayrıldık ve sonra onunla tekrar buluştuk; daima neza­ketle muamele ediyorduk, ona yakınlık gösteriyor ve daima şöyle diyorduk: “İşte Müminlerin Emirinin emri ve mektubu, niçin ona tekrar aynı mesele için müracaat etmeye lüzum gösteriyorsunuz?” Nihayet, seyahatimize devam ‘için izin. verdi.

Harezm’den Cürcaniye’ye indik. İkisinin arasına yüzelli ferahlık bir mesafe bulunuyordu. Harezm’in. dirhemleri, eksik ayarlı sarı veya kurşun karışıktı. Bu dirheme tazca diyorlar ve ağırlığı dört buçuk daniktir. Sarrafları mühre, topaç ve dirhem de satarlar. Harezmliler sözleri ve tabiatları itibarıyla çok vahşi insanlardır. Konuşmaları sığırcık kuşunun sesine benzer. Bir günlük yol mesafede Erdkva köyü vardır, buralılara Kerdeliyegiler denir. Konuşmaları kurbağanın seslerine çok benzer. Her namazın arkasında, müminlerin emiri Ali b. Ebu Talib’in (R.A.) suçsuz olduğunu bildirirler.

Cürcaniye’de günlerce kaldık, Ceyhun nehri baştanbaşa dondu. Buzun kalınlığı 17 karıştı. Atlar, katırlar, eşekler ve arabalar tabii yoldan geçer gibi geçiyorlar ve alttaki buz tabakası öylece kalıyor, yerinden oynamıyordu. Buz böylece üç ay kaldı. Zemherinin bize bir kapı açtığı zannını veren bir memleket gördük. Orada kar yalnız şiddetli ve soğuk rüzgarlarla yağar.

Bir kimse dostuna iyilik yapmak isterse: “Haydi gel konuşalım, bol ateşim var” derdi. Bunu da ancak iyilik ve yakınlığını çok ileri götürmek istediği zaman söyler. Ancak Allah’ü Teala odun cihetinden onları mahrum bırakmamış, ihsan buyurup bol bol vermiştir. Mesela, Tağ. ağacı odunundan, takriben 3000, rıtıl ağırlığında bir araba yükü, onların dirhemleri ile iki dirhemdir.

Adetlerine göre: dilenciler kapıda durmaz; doğrudan doğruya eve girer, ateşin yanında biraz oturur ve ısınır, sonra “ekmek” der, birşeyler verirlerse alır, yoksa çıkar gider.

Cürcaniye’de ikametimiz uzadı. Recebin bir kaç gününden başka bütün Şaban, Ramazan ve Şevval aylarını geçirdik. Oturduğumuz müddet zarfında soğuk bütün şiddetiyle devam etti. İşittiğime göre, iki adam ormandan odun getirmek üzere oniki deve ile yola çıkmış; fakat giderken ateş yakacak bir çakmak almayı unuttuklarından gece ateşsiz uyumuşlar ve sabahleyin kalktıklarında bütün develerin, soğuğun şidde­tinden donduğunu görmüşler. Soğuktan çarşı ve yollar bomboştu, hatta insan sokak ve çarşıları gezer, bir tek şahsa rastlanmaz ve kimseye görmez. Hamamdan çıkıp evime geldiğim vakit, sakalıma bakınca, onu bir buz parçası haline geldiğini gördüm ve ateşte eritmeğe mecbur kaldım. Günlerdir evden dışarı çıkmıyordum. Bu ev de başka, bir evin içindeydi, içinde de Türk keçesinden bir çadır kurulmuştu. Kürk ve çuvallara bürünmüş olduğum halde, bunun içinde oturuyor; buna rağmen bazen başımı yastığa iliştiriyordum. Çeşmeler patlamasın diye koyun postlarına sarılı olduğunu gördüm, bu bile fayda etmiyordu. Soğuğun şiddetinden yerin yarıldığını ve büyük yarıklar meydana geldiğini, büyük bir ağacın ikiye ayrıldığını gördüm.

309 yılı Şevval (922 Şubat ortası) ayı ortalarına doğru hava değişmeye başladı ve Ceyhun nehrinin buzları çözüldü. Yolculuk için ihtiyacımız olan malzemeyi tedarik ettik. Türk develeri satın aldık. Türk ülkelerinden geçeceğimiz nehirler için deve derisinden kelekler yaptık ve üç aylık ekmek, darı ve kaket alarak azığımızı düzdük. Ahaliden bazı dostlar, ihtiyat giyecek almamızı ısrarla söylediler, hikayeyi büyütüp vaziyeti korkunç bir şekilde anlattılar. Biz bunları duyunca, soğuk hakkında tasav­vurumuz büsbütün fazlalaştı. Her birimizin üzerinde bir kurtak, üstünde kaftan daha üzerinde bustin ve kepenek, başımızda kürk kepenek bulunuyordu, öyleki ancak göz­ler görünüyordu. Ayrıca bir şalvar, sonra üzerinde astarlı bir şalvar, ayağımıza uzun bir çizme (ran), üzerine Keymuht mesti ve mestin üzerine de bir mest daha giyiyor­duk. Hatta o kadar giyinmiştik ki, aramızdan birisi deveye binse, üzerinde bulunan elbiselerin fazlalığından hareket edemiyordu.

Selam şehrinden bizimle beraber çıkan fakih, muallim ve iki çocuğun gelmeleri gecikti, memlekete girmeye çekindiler. Ben, elçi, kaynı, iki oğlan, Tekinle Faris (Bars) yola devam ettik. Yola çıkacağı gün: “Ey kavm, kralın oğlanı yanımızdadır bütün ahvalimize vakıf oldu, sultanın mektupları da yanında, şüphesiz mektubunda 4000 musayyabi dinarının verilmesini zikretmiştir. Yabancı bir kralın huzuruna çı­kacaksınız, bunu muhakkak sizden isteyecektir” dedim. Beraberimde olanlar: “Kork­ma, bunu bizden istemeyecektir” dediler. Onlara ısrarla tekrar: “İyi biliyorum, isteyecektir” dedimse de kabul etmediler.

Kafile hazırlandı, Cürcanlı Klavus adında bir rehber edindik, sonra aziz ve celil olan Allaha tevekkülle, bütün umurumuzu ona havale ederek 309 yılı Zilkade ayının ikinci Pazartesi günü (3 Mart 922) Cürcaniye’den yola çıktık. Zemcan adınca bir rebata indik. Burası Türk kapısıydı. Sonra, ertesi günü hareket edip Cit denen bir konağa indik. Kar bastırdı, öyle ki develer oylukları üze­rinde yürümeğe mecbur kaldılar. Mecburiyetten burada iki gün kaldık; sonra hiç bir yere uğramaksızın, dağsız kuru bir çölde kimseyle karşılaşmadan on gün yürüyerek, Türk memleketine daldık. Yolumuzda, birçok zorluklara ve şiddetli soğuklara maruz kaldık. Kar devam ediyordu. Harezm’in soğuğu buraya nazaran sanki yazdı. Başı­mızdan geçenlerin hepsini unutmuş, telef olmağa yüz tutmuştuk. Bazı günler gayet şiddetli soğuklara tahammül etmek zorunda kalıyorduk; Tekin yanımda gidiyor ve yanımda bulunan Türklerden biri ile Türkçe konuşuyordu. Bu arada Tekin gülüyor ve bana hitaben: “Bu Türk, bizden Rabbimiz ne istiyor, soğuktan bizi öldürecek, ne istediğini bilseydik yerine getirirdik, diyor” dedi. Bunun üzerine ona: “Ona de ki, Rab­bimiz sizden yalnız, Allahtan başka Allah yoktur, demenizi istiyor” dedim. Bunun üzerine güldü “Bilseydik yapardık” dedi.

Sonra Tağ odunun fazla bulunduğu bir yere vardık ve oraya indik. Kafilede bulunanlar ateş yaktılar, ısındılar, elbiselerini çıkardılar ve ateşe tutup kuruttular.

Tekrar yola koyulduk, her gün gece yarısından, ikindi vaktine kadar yürüyorduk, bilhassa öğleden sonra tam bir yol alıyor, sonra konaklıyorduk. Böylece 15 gece yü­rüdükten sonra, kayalıklı bir dağa geldik. Dağda birçok menbaalar ve dereler vardı. Bunlar kayalardan aşağı akıyor ve çukurları dolduruyordu.

maxresdefault
İbn-İ Fadlan Bu Eseri Yazdığında Atalarımız Olan Oğuzlar Müslümanlığa Geçmemişlerdi

Burayı geçtikten sonra, Oğuz adı verilen bir Türk kabilesinin yanına indik. Bun­lar göçebedirler, kıldan çadırlarda yaşarlar, bir yerde bir müddet kalıp göçerler. Çadırları göçebe adetleri üzere, dağınık bir halde orada burada görülür. Onlar oldukça zahmetli bir hayat geçirdikleri halde, eşeklere benzerler. Hiç bir dinle alaka­ları yoktur, Allah’a inanmazlar ve akıllarına danışmazlar, hiçbir şeye ibadet etmezler büyüklerine “erbab” adını verirler. Bir şey hakkında içlerinden biri, reisi ile istişarede bulunursa, reisine: “Ey Rab, şu veya bu mesele hakkında ne yapayım?” diye sorar. İşleri aralarında şura yolu ile halledilir. Şu kadar var ki, bir şey hakkında uyuşup azmedince, onların en rezili, en aşağı olan biri gelir, karar verdiklerinin hepsini boza­bilir. Bir inanç olarak değil de, ancak aralarında müslüman olanlara yaklaşmak için “Allah’tan başka Allah yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir” dediklerini duydum. Aralarından biri haksızlığa uğrar, yahut hoşlanmadığı bir iş başına gelirse, başını göğe kaldırır ve “Bir Tanrı” der. Bu Türkçe “billahi vahid” demektir. Zira “bir” Türkçe “vahid” ve “Tanrı” da Türk dilinde “Allah” mânasına gelir.

Büyük ve küçük abdestlerinden sonra temizlenmezler, cünüplükten sonra ve diğer bir sebeple asla yıkanmazlar; su ile aralarında, bilhassa kışın, hiçbir münasebet yoktur. Kadınları erkeklerinden ve diğer erkeklerden kaçmazlar, keza kadın hiçbir in­sandan kaçarak bedeninin bir yerini örtmez. Bir gün birinin evine misafir olarak inmiştik, hep beraber oturuyorduk, erkeğin karısı da bizimle beraberdi. Kadın konuşur­ken fercini açtı ve kaşıdı; biz de kadına bakıyorduk; onun bu hareketi üzerine, yüzü­müzü kapadık ve “Estağfirullah” dedik. Bunun üzerine kadının kocası güldü ve ter­cümana: “Onlara de ki, sizin huzurunuzda biz onu açarız, siz de görür onu korur­sunuz ve bir kötülük yapamazsınız. Bu şekil, onu örtmekten daha iyidir,” dedi. Hiç zina bilmiyorlar. Bir kimsenin böyle bir şey yaptığını meydana çıkarırlarsa, zaniyi ikiye ayırırlar. Şöyle ki, iki ağacın dallarını bir araya toplarlar, sonra zaniyi dallara bağlayıp, ağaçları salıverirler, bağlanan kimse bu şekilde ikiye ayrılır.

Biri bana, “Kur’an oku”, dedi. Kur`an’ı okuyunca, hoşuna gitti; eğilerek tercüma­na: “Ona susmamasını, okumaya devam etmesini söyle” dedi.

Bu adam bir gün tercümana vasıtasıyla bana: “Bu Araba sor, aziz ve celil olan Rabbimizin kadını var mı?” diye sordu. Bunu büyük bir günah telâkki ederek, Allah’a tövbe ve istiğfarda bulundum. O da benim yaptığım gibi tövbe ve istiğfar etti. İşte Türklerin adeti böyledir ne zaman bir müslüman töbe ve istiğfar eylerse, aynı şeyi onlar da tekrarlarlar.

Evlenme âdetleri bir kimse diğerinin ya kızını yahut kız kardeşini yahutta velâ­yeti altında bulunan birini, Harezm elbisesinden şu miktar karşılığı olarak ister. Böy­lece talip, aile reisini razı edince, başlığı aile resine verir, istediği kızı alır. Çok kere başlık, deve, at ve başka hayvanlar olur. Bir kimse velisinin muvafakat ettiği başlık vermeden kadının yanına giremez. Başlığı verince, erkek gelir, çekinmeden, kızın bulunduğu eve girer ve onu, annesi, babası ve kardeşlerinin huzurunda alır, kimse buna mani olmaz. Bir erkek ölüp karı ve çocukları kalırsa, çocukların en büyüğü, eğer annesi değilse, onun karısı ile evlenir.

Yabancı tüccar veyahut başka bir hiç kimse, yanlarında cünüplükten yıkanamaz; ancak onların görmedikleri gece vaktini seçmeye mecburdurlar. Çünkü onlar kızar­lar ve “Bu adam bizi sihirlemek istiyor, çünkü suya dalıyor” derler ve onu para cezası vermeğe zorlarlar. Hiçbir müslüman, bir arkadaş edinmeden, memleketlerinden geçmez. Müslü­man gelince, arkadaşının yanına iner ve ona İslâm memleketlerinden getirdiği elbi­se, karısına başörtü, biraz karabiber, darı, kuru üzüm ve cevizi verir. Misafire, arkadaşı bir çadır hazırlar ve derecesine göre koyun kurban eder. Ancak koyunun kesilmesini müslüman üzerine alır; zira Türkler hayvan kesmezler ancak istedikleri zaman içle­rinden birisi, koyunun başına vurmak suretiyle, hayvanı öldürür. Müslümanlardan biri yolculuğa devam etmek ister, deve ve atları yorulmuş olur, paraya da ihtiyacı bu­lunursa, arkadaşı yorgun hayvanlarını Türk dostuna bırakır, ihtiyacı olan deve, at ve parayı Türk dostundan alıp yoluna devam eder. Gittiği yerden geri dönünce, aldığı parayı, develeri ve atları geri verir. Yine bir Türkü tanıyan birisi gelse ve “Ben senin misafirinim, senden deve, at ve para istiyorum” dese, Türk ona istediğini verir. Tüc­car gittiği yolda ölüp, kafile dönerse, Türk onları karşılar ve “Misafirim nerde?” diye sorar “Öldü” cevabını alırsa, kafilenin inmesini emreder, sonra en büyük tacirin ya­nına gelir, onun gözü önünde, denklerini açar, ölen tüccara verdiği para kadar alır ve bundan bir habbe fazlasını almaz. Böylece onun deve ve atlarından da alır, ve “O, amcazadendir, borcunu ödemeğe sen daha lâyıksın” der. Eğer tüccar kaçmışsa ayrıl şeyi yapar ve “O da senin gibi müslümandır, ondan sen al” der. Eğer müslüman yolda misafir bulunduğu Türk’ü göremezse, üç defa “O nerde?” diye sorar, bulunduğu yer gösterilince, günlerce onu arar, nihayet bulunca parasını ve hediye ettiği şeyleri teslim eder.

Şu da bir Türk âdetidir: Bir Türk Cürcaniye’ye girerse, kendini misafir ettiği kimseyi arar, oradan ayrılıncaya kadar, onun yanında misafir olarak kalır. Türk, müslüman arkadaşının yanında ölüp, kafile de hareket ederse, müslümanın kafilede bulunan arkadaşını öldürürler ve “Sen onu hapsederek öldürdün, hapsetmeseydin ölmezdi” derler. Misafir bulunduğu evin sahibi, Türk’e bir içki ikram ederse, o da bu içkinin tesiri ile sarhoş olarak bir duvardan düşüp ölürse onu da öldürürler. Bulamaz­larsa, kafilenin en ileri gelenini bularak öldürürler.

Oğlancılık, Türklerde olağanüstü bir suçtur. Birgün Harezmli bir adam Türk kralının naibi Kuzerkin’in kabilesine inmişti. Bir koyun satın almak için bir müddet bir arkadaşının yanında misafir olarak kalmıştı. Türk’ün henüz bıyığı terlemiş bir oğlu vardı. Harezmli yavaş yavaş oğlanı aldatarak, nihayet istediği şeye razı etti. Türk gelip onları suçüstü yakaladı, durumu Kuzerkin’e arzetti. Kuzerkin ona, “Bütün Türkleri topla” dedi. Türk de toplayabildiği kadar topladı. Bunun üzerine Kuzerkin, oğlanın babasına, “Hak ile mi yoksa batıl ile mi hükmedeyim” diye sordu. Baba “Hak ile” cevabını verdi. Kuzerkin “Oğlunu getir” dedi, baba derhal getirdi. Bunun üzerine, Kuzerkin “Oğlanın ve tüccarın, ikisinin de öldürülmesi gerektir” dedi. Türk kızdı ve “Oğlumu teslim etmem” deyince, Kuzerkin, “O halde tüccar diyetini versin” dedi, taciz bu şartları kabul edip, oğlanın işi için babaya bir miktar ve Kuzerkin’e 400 koyun verdi, ve Türk ülkesinden çekip gitti.

Krallarından ve reislerinden bizim ilk önce rastladığımız küçük Yenal oldu. Yenal önce müslüman olmuş, sonra ona “Müslüman olursan, bize reislik yapamazsın” demeleri üzerine, müslümanlıktan geri dönmüştü. Yenal’ın bulunduğu yere va­rınca, bize “İleri geçmenize müsaade vermem, zira bu bizim asla duymadığımız ve olacağını zannetmediğimiz bir şeydir” dedi. Bunun üzerine, ona hüsnü muamele gös­terdik, nihayet onu 10 dirhem tutarında iki Cürcan kaftanı, bir paçra baytaf, ekmek somunları, bir avuç üzüm ve 100 cevize razı ettik. Bunları ona verince bize secde etti. Bu şekil onların âdetlerindendir; bir adam bir kimseye ikramda bulunursa, ona secde edilir. Yenal: “Eğer evlerim yoldan uzak olmasaydı, size koyun ve buğday ge­tirirdim” dedi ve yanımızdan uzaklaştı. Biz de oradan kalkıp yola koyulduk.

Ertesi gün, yolda gayet kötü yaratılışlı, biçimsiz, çirkin bir Türk karşımıza çıktı. Şiddetli bir yağmura tutulmuştuk. Türk “Durun” diye haykırdı. 5000 insan ve 3000 hayvan kadar olan kafilenin hepsi birden durdu. Sonra Türk: “Hiç biriniz geçemezsiniz” diye bağırdı. Bu durum karşısında emrine boyun eğerek durduk ve ona “Biz Kuzerkin’in dostlarıyız” dedik. Gülmeye başladı ve “Kuzerkin de kimmiş, Kuzer­kin’in sakalına yaparım” dedi. Sonra “Bekend” istedi, bekend Harezm dilinde ekmek demektir. Bunun üzerine birkaç ekmek somunu verdim. Onları aldı ve “Haydi geçin, sizlere acıdım” dedi.

İbni Fadlan diyor ki: Aralarından biri hastalanırsa, cariye ve hizmetçileri varsa, onlar hizmet ederler. Ailesi efradından hiçbiri hastaya yaklaşmaz. Hastaya evlerden uzak bir yerde çadır kurarlar, orada iyi oluncaya yahut ölünceye kadar kalır. Hasta, eğer bir köle yahut fakir birisi ise, çöle atarlar ve uzaklaşırlar.

Aralarından biri ölürse, ona ev şeklinde büyük bir çukur kazarlar ve kurtağını giydirir, kuşağını ve yayını bağlarlar; eline, içinde şarap bulunan tahta bir kadeh verirler ve önüne de içi şarap dolu tahta bir kap bırakırlar. Bütün malını getirirler ve onunla yaptıkları bu eve koyarlar. Sonra ölüyü oturturlar ve üzerini örter ve top­raktan kubbemsi bir şey yaparlar. Bundan sonra ölünün hayvanlarını, miktarına göre birden yüze, iki yüze kadar öldürüp etlerini yer, yalnız başlarını, ayaklarını, derilerini ve kuyruklarını geriye bırakırlar ve bunları tahtalara asarak “İşte bunlar ölenin hay­vanları, cennete giderken bunlara binecek” derler. Eğer ölen yiğit bir kimse ise, öl­dürdüğü kimselerin suretlerini bir tahta üzerine oyup kabrine koyarlar; ve “Bunlar ölünün hizmetçileridir, cennete ona hizmet edecekler” derler. Bazen hayvanların öldü­rülmesini bir gün iki gün ihmal ederler, o zaman ululardan bir ihtiyar “Filancayı (yani ölüyü) rüyamda gördüm, bana ‘Işte beni görüyorsun, geri kaldım; bütün arkadaş­larım beni geçti; ayaklarım onlara yetişmek için yürümekten yarıldı, onlara yetişe­miyorum; yalnız başıma kaldım, ‘ dedi” der. Bunun üzerine derhal ölünün hayvanlarını tutup öldürürler ve kabrinin yanına asarlar. Bir iki gün geçtikten sonra, ihtiyar yanlarına gelir ve “Filan rüyamda gördüm’ aile efradıma ve arkadaşlarıma de ki beni geçenlere yetiştim, yorgunluğum geçti ve dinlendim’ dedi” der.

İbni Fadlan diyor ki: Bütün Türkler sakallarını keserler, yalnız bıyıklarını bıra­kırlar. Bir gün gayet ihtiyar bir adam gördüm, sakalını kesmiş, birkaç tüyü çenesinin altında bırakmıştı, üzerinde de post vardı. Biri bu adamı uzaktan görse, bir teke ol­duğundan şüphe etmezdi.

Oğuz Türkleri kralına “Yabgu” denir. Bu emirlik adıdır ve bu kabilenin başına gelen her emir daima bu adla çağırılır. Yabgunun naibine Kuzerkin denildiği gibi bütün beylerine de Kuzerkin adı verilir.

Onların yanından ayrıldıktan sonra Subaşının yanına indik. Subaşının adı Elkatkan oğlu Etrk idi. Etrk bize Türk çadırları hazırlattı ve orada bizi misafir etti. Gördüğümüz manzara bizi şaşırttı; zira çok büyük bir ailesi, hâşiyesi, hizmetçileri ve muazzam evleri vaJclı. Bize kesmemiz için koyunlar, binmemiz için hayvanlar getirildi. Ailesinden ve amca çocuklarından bazı kimseleri de davet etmişti, onlara da birçok koyunlar kesti. Biz de, ona, elbise, kuru üzüm, ceviz, karabiber ve darı hediye ettik. Etrk’in karısını da gördüm, baba­sının karısı imiş; et, süt ve hediye ettiğimiz bazı şeyleri alarak evden çöle çıktı; bir kuyu kazdı, beraberinde getirdiği şeyleri oraya gömdü ve birşeyler söyledi. Tercümana “Ne söylüyor” diye sordum. Tercüman “Bu Etrk’in babası Katagan için arapların verdiği hediyedir, diyor” dedi.

Gece olunca tercümanla birlikte Etrk’in yanına girdim, çadırında oturuyordu. Onu müslümanlığa girmeye emir ve teşvik eden Nezir el-Huremi’nin mektubu ve ona verilmek üzere gönderilen içinde birkaç musayyebi dinarı bulunan para ve üç miskal misk, kırmızı deriler ve kendisine iki kurtak yaptığımız iki Merv elbisesi, ayrıca kırmızı deriden bir çizme, dibac bir elbise, beş ipek elbise de vardı. Ken­disine hediyesini ve karısına da bir başörtüsü, bir yüzük verdik, sonra mektubu oku­dum. Bunun üzerine tercümana “Şimdi size dönünceye kadar bir şey söyliyemiyeceğim, verdiğim kararı ayrıca sultana da yazarım” dedi. Daha evvel zikrettiğimiz elbiseleri giymek için üzerinde bulunan dibaceyi çıkardı, altındaki kurtağı gördüm, kirden lime lime olmuştu. Zira adetlerine göre, bir kimse giydiği elbiseyi, elbise parçalanma­dan çıkarmaz. Etrk, sakal ve bıyığını kesmiş, bir hizmetçi kılığına girmişti.

Türkler, Etrk’in çok iyi bir binici olduğunu söylüyorlar. Bir gün atma binmiş bizimle beraber yürüyordu, birdenbire üzerimizden uçarak bir ördek geçti. Bunun üzerine yayını gerdi ve altındaki atını sürdü, sonra yayı çekti, çekmesile ördek yere serildi.

Bir gün Etrk, bir adam yollayarak ondan sonra gelen kumandanları çağırttı. Bunlar, Tarhan, Yenal ve diğer iki kişiydi. Aralarında Tarhan onların en şereflisiydi fakat kör, topal ve çolaktı. Etrk, yanında bulunan komutanlara: “Bunlar, Arap kralnın kayınpederinin Şelkey oğlu Almış’a gönderdiği elçilerdir; sizlerle isti­şarede bulunmadan bunları bırakmak istemedim” dedi. Tarhan: “Bu, bizim duy­madığımız ve görmediğimiz bir şey. Biz ve daha evvel babalarımız, hiçbir sultanın elçisinin buralardan geçtiğini bilmezler, ancak bu, olsa olsa sultanın kurduğu bir tu­zaktır ve bunları da Hazer’e aleyhimize casusluk yapmak için göndermiş olacak. En doğrusu, bu elçileri birer birer ikiye ayırarak öldürelim ve yanlarında olan şeyleri alalım” dedi. Biri de, “Hayır, (öyle yapmayalım) yanlarında bulunan şeyleri alalım ve onları çıplak bırakalım, geldikleri yere gitsinlcr”, bir diğeri de “Hayır, (öyle de yapmayahm) Hazer kralının yanında bir çok esirlerimiz var, bunları gönderir, fidye olarak kullanım” dedi. Yedi gün birbirleri ile münakaşa ederek kararsızlık içinde kaldılar. Biz artık ölüm derecesine gelmiştik. Nihayet bizi serbest bırakıp gitmemize karar verdiler. Tarhan’a iki Merv kaftanı ve iki parça baytaf, arkadaşlarına kurtak ve keza Yenal’a bir kurtak giydirdik. Biber, darı ve birkaç somun ekmek de verdik. Bu şekilde, bizi serbest bırakıp, başımızdan savuştular.

Tekrar yola koyulduk, bir zaman sonra Beğindi nehrine vardık. Herkes deve derisinden yapılmış keleklerini çıkardılar ve yaydılar. Türk devesinden malzemeleri indirdiler. Kelekler yuvarlak olduğundan içine bunları genişlesin diye doldurdular; bundan sonra da elbise ve diğer gerekli eşyalarını koydular. Kelekler do­lunca, her birine, büyüklüğüne göre, dört, beş altı kişilik gruplar halinde oturdular. Kayın ağacından yapılmış sopaları ellerine alarak, kürek yerine kullandılar. Bu şe­kilde, keleği yüzdürüyorlar; su keleği kaldırıyor, o da dönüyordu. Nihayet böylece nehri geçtik.

Deve ve atlara bağıra çağıra, yüzdürerek nehri geçirdiler; Başkurdların baskının­dan korkulduğundan, kafileden kimse karşıya geçmeden, öncü olarak muharip bir müfrezenin silahlan ile birlikte nehri daha önce geçmeleri muhakkak lazım geldi. Onlar geçerken biz de yukarıda söylediğimiz şekilde nehri geçtik.

Bu nehirden sonra, yine keleklerle Cam nehrini sonra sırasıyla Cahş, Üzül, Ardın, Varş, Ahti ve Vbna    nehirlerini geçtik, hepsi de gayet büyüktü.

Sonra Peçeneklere ulaştık. Buralılar, akmayan durgun bir göle benzeyen bir su kenarında yaşıyorlar. Gayet esmer kimselerdir. Sakallarını traş etmişler. Peçenekler, Oğuzların aksine, fakir kimselerdir. Oğuzlardan 10000 baş hayvanı ve 100000 baş koyunu olanını görmüştüm. Burada koyunlar ekseriya karlar arasında güdülür. Hayvanlar otu karlar arasında eşeleyerek ararlar, bulamaz­larsa kar yerler. Bu şekilde güdülen koyunlar gayet semiz oluyorlar. Yaz gelince sürü ot yer ve zayıflar. Peçeneklerin yanında ancak bir gün kaldık. Sonra yola çıktık ve Ceyh nehrine indik. Bu nehir gördüklerimiz içinde en büyüğü ve en hızlı akanıydı. Nehirde bir kelek gördüm: geçerken devrilmiş ve içinde bulunanlar boğulmuş, insanların birçoğu ölmüş, bu arada birkaç at ve deve de boğulmuş. Bu nehri ancak gayet bir zorlukla geçebildik. Sonra günlerce yürüdük ve Caha (L1?-) nehrini, sonra da Azhn, Baca, Smur, Knal, Suh ve Kclva nehirlerini geçtik.

Sonra yolumuzda, Türklerden Başkurd adı verilen bir kavmin topraklarında durduk. Bunlardan çok çekiniyorduk. Zira, Başkurdlar Türklerin en tehlikeli ve en fazla dövüşeni ve atılgan olanlarıdır. Biri diğer bir şahsın üzerine atlar, saldırmasıyla beraber derhal başım keser götürür ve vücudunu bırakır. Bunlar sakal­larını traş ediyorlar, bit yiyorlar. (Mesela) biri kurtakının dikişleri arasında bit araş­tırır, bulunca dişiyle ezer. Yanımızda olanlardan biri vardı, müslüman olmuştu, bize hizmet ediyordu. Bir gün bu adamı gördüm, elbisesinden bir bit aldı, tırnağı ile ezdi ve yaladı, beni görünce, “iyi” dedi.

Her biri bir tahtayı zeker şeklinde yontar, sonra onu bir tarafa asar. Yolculuğa çıkacağı yahut bir düşmanla karşılaşacağı sırada, tahtayı öpüp, önünde secde ettikten sonra: “Ey rab, bana şöyle şöyle yap” der. Tercümana: “Onlara sor, bunda delilleri nelerdir?”, niçin yaptıkları o tahtayı rap ittihaz ediyorlar?” dedim. Cevaben “Ben bu şekilde dünyaya geldim, başka bir yaratıcı tanımıyorum” dedi.

Aralarında, oniki ilaha inanlar vardır. Bunlar: Kış, Yaz, Yağmur, Rüzgar, Ağaç, İnsan, Hayvan, Su, Gece, Gündüz, Ölüm, Hayat, Yer ve Gök ilahlarıdır. Gök ilahı bunların en büyüğü olarak kabul edilir. Bu ilâh diğerleri ile anlaşmak için bu­luşur ve böylece her biri diğerinin yaptığı işe razı olur. Hâlbuki Yüce Allah, za­limlerin iftiralarından beridir.

Bir kısmının yılanlara, bir kısmının balığa, bir kısmının da turnalara taptıklarını müşahede ettik. Bana şöyle anlattılar: Bir gün düşmanlarından bir kavim ile savaşı­yorlarmış, yenilmeye yüz tutmuşlar, o sırada arkadan turnalar bağırmağa başlamış, dolayısıyla turnaların sesinden düşmanlar korkmuşlar ve yenmek üzereyken yenil­mişler; işte bu sebepten turnalara taparlarmış. “Bu bizim ilahlarımızdır zira, düşman­larımızı bozguna uğrattı” diyorlar. Bundan dolayı onlara tapıyorlar.

İbni Fadlan diyor ki: Başkurd ülkesinden hareket ettikten sonra, Cermsan, Sonra Orn, Ürm ,Babnac, Vetiğ            , Nbasna ve Cavşin nehirlerini geçtik. Bu bahsettiğimiz nehirler arasında iki, üç ve hatta dört gün daha az ve daha fazla mesafe vardır.

Sekalibe kralının memleketine yaklaşınca, kral bir gün ve gece mesafede bizi karşılamak üzere emri altındaki dört beyi, kardeşlerini ve oğullarını göndermişti. Bunlar bizi ekmek, et ve darı ile istikbal ettiler. Bizimle beraber yürüdüler; iki fersah kalınca, kral bizzat bizi karşıladı. Bizi görünce atından indi, aziz ve celil olan Allah’a şükür için yere kapandı. Yeninde para vardı, onları bizim üzerimize saçtı. Kral şehirde bize çadır hazırlattı, oraya indik. Sekalibe ülkesine varışımız, 310 yılı Muharrem ayının onikinci pazar gününe tesadüf etti. Cürcaniye’den buraya kadar, yetmiş gün­lük mesafe var.

Pazar, pazartesi, salı ve çarşamba günleri bize hazırlanan çadırda kaldık. Mek­tubu okumak için, kral, emrindeki beyleri, komutanları ve ahaliyi davet etti. Perşembe günü olunca hepsi toplandı. Yanımızda bulunan iki bayrağı açtık, bize verilen eğerle atı eğerledik ve ona siyah elbiseler giydirip, başına sarık sardık; sonra, halifenin mektubunu çıkardım ve Sekalibe kralına “Halifenin mektubu okunurken oturmanız doğru değildir” dedim. Bunun üzerine; kral cüsseli ve iri yapılı bir adam olduğu halde ayağa kalktı ve memleketinin ileri gelenleri ve orda toplantıda bulunan herkes de ayağa kalktı.

Mektubu okumağa başladım; önce mektubun başlığını okudum, sonra “Sana selam olsun, Allah’a hamdederim, ondan başka ilah yoktur” sözlerine gelince “Müminlerin Emirine (Halife) selam ver” dedim. Önce kral sonra yanında bulunanlar hepsi selam verdiler. Tercüman konuşulanı harfi harfine bize devamlı surette tercüme ediyordu. Mektubu bitirdiğim zaman, hepsi birden öyle bir tekbir getirdiler ki sanki yer sarsılacaktı. Sonra, vezir Hamid b. Abbas’ın mektubunu okudum. Kral hala ayakta duruyordu. Sonra oturmasını teklif ettim; Nezir el-Huremi’nin mektubu okunurken oturdu. Mektubu bitirince, kralın arkadaşları üzerimize paralar saçtılar.

Sonra, krala ve karısına hediye olarak getirdiğim inci, elbise ve güzel kokuları çıkardım ve teker teker her ikisine de bu hediyeleri gösterdim. Nihayet bu işi bitirdik. Sonra, ahalinin önünde, kralın karısına hilat giydirdim; karısı onun daima yanında oturuyor; onların, bu anane ve adetlerindenmiş. Hilâtı giydirince, kadınlar üzerine paralar saçtılar. Bundan sonra oradan ayrıldık.

Sonra, kral bize bir adam yollayarak çağırttı. Huzuruna girdik, çadırında otu­ruyordu. Emrindeki beyler, sağındaydılar; bize de soluna oturmamızı emretti. Ço­cukları da önüne oturmuşlardı. Rum dibacesi ile örtülmüş tahtın üzerinde yalnız o bulunuyordu. Bunun üzerine bizi sofraya davet etti. Sofra getirildi, üzerinde yalnız kızartılmış et vardı; yemeğe önce kral başladı; bir bıçak aldı ve bir lokma et kesti ve yedi, arkasından ikinci ve üçüncü defa aynı şeyi tekrar etti. Sonra bir parça kesti ve elçi Sevsen’e verdi. Sevsen bunu alınca, küçük bir sofra geldi ve önüne kondu. Adetleri böyleymiş, hiç kimse kral bir lokma alıp, biraz vakit geç­meden, yemeğe elini uzatmaz; kral bir lokma ikram edince de bir küçük sofra gelir. Sonra bana ikram etti, lokmayı alınca bana da küçük bir sofra geldi. Sonra, kral bir et kesti parça kesti sağında bulunan beye ikram etti; hemen onun için de bir sofra geldi. Ondan sonra ikinci beye verdi; orada bir sofra geldi. Sonra dördüncü beye ikram etti, yine bir sofra geldi. Daha sonra da çocuklarına birer lokma verdi, onlara da ayrı ayrı sofralar geldi. Herkes önündeki kendi sofrasından yemeğini yiyordu, hiç kimse diğerinin sofrasına karışmıyor ve ondan bir şey almıyordu. Yemek yenince, herkes kendi sofrasında kalanı evine götürüyor. Kral yemekten sonra bal şurubu ikram etti. Buna sucuv diyorlar. Bu şurup son gece veya gündüzünden kalmıştı. Birer kadeh, önce kral, sonra biz içtikten sonra, kral ayağa kalktı ve “Bu, efendim Müminlerin Emirine-Allah onun ömrünü uzatsın-karşı sevincimin bir nişanesidir” dedi. Arkasından dört bey, çocukları kalktılar; kendisi ayakta olduğu için, biz de kalktık ve kral biraz önce yaptığım üç defa tekrar etti ve sonra yanından ayrıldık.

Oraya gelişimizden önce Sekalibe kralı için, şu şekilde hutbe okunuyormuş: “Ey Allahımız,’ Bulgar kralı, kıral Yıltdvar’ı salâha erdir”. Bunun üzerine. ona, “Kral ancak Allah’tır. O aziz ve edil olan Allah’tan başkası o adla çağrılamaz…İşte efendim Müminlerin Emiri ,doğu ve batıda kendisi için yalnız, `Allah’ım! kulun ve halifen müminlerin emiri Cafer imam el-Muktedir Billah’ı salaha erdir’ denilmesine razı oluyor, daha önce gelen halife’ dedeleri de böyle yaptılar. Peygamber (selât ve selam üzerine olsun) `Hristiyanların Meryem oğlu Isa’ya söyledikleri gibi siz de bana bu şekilde hitap etmeyiniz, ben ancak Allah’ın kulu ve elçisiyim,’ buyurdu” dedim. Kral bana cevaben :

  • O halde bana nasıl bir hutbe okunmalı?
  • Kendinin ve babanın adı ile
  • Fakat, babam kafirdi. Bu sebepten onun adını minberde zikrettirmek iste­ Benim adımı da koyan kafir olduğu için, onu da zikrettirmek istemem. Mü­minlerin Emirinin efendimin adı ne?
  • Cafer
  • Onun adı ile çağrılmam doğru olur mu?
  • Evet
  • O halde kendi adımı Cafer, babamınkini de Abdullah olarak değiştirdim.

Bunu hatibe bildirdi ve derhal dileği yerine getirildi. Bundan sonra ona şöyle hutbe okunmaya başlandı: “Ey Allah’ım, kulun ve Müminlerin Emirinin kölesi Bulgar Emin Abdullah oğlu Cafer’i salâha erdir.”

Mektup okunup hediyeler yerine verildikten üç gün sonra, kral bana bir adam yollayarak huzuruna çağırttı. 4000 dinar meselesi ve bu yolda hristiyanın (el-Fadl b. Musa) yaptığı oyunu ve bunun gecikmesi hakkındaki haberi duymuştu. Buna ait bilgi, halifenin mektubunda vardı. Yanına girince oturmamı emretti, oturdum. Sonra Müminlerin Emirinin mektubunu bana atarak:

  • Bu mektubu kim getirdi?
  • Ben;

Sonra vezirin mektubunu bana atarak:

  • Bunu da mı sen getirdin?
  • Evet
  • İki mektupta da zikredilen paralar ne oldu?
  • Toplaması imkânsızlaştı, vakit dardı, gecikmemizden korktuk; bize sonradan katılması için onu geri bıraktık.
  • Efendim siz buraya bu parayı getiresiniz, ben ve beni esarete sokmak isteyen Yahudilerden koruyacak bir istihkâm yapabileyim diye size masraf etti. Hediyeyi bana bir hizmetçim de getirebilirdi.
  • Bu böyle oldu. Ne yapalım? Şu kadar var ki, biz çalıştık elimizden geleni yaptık.

Kral tercümana :

  • Ona de ki, ben onları tanımıyorum; yalnız seni tanıyorum; zira onlar cahil Eğer üstad (Halife) (Allah onu teyit etsin) senin yapacağın şeyi, öteki­lerinin de yapacağını bilseydi, halifenin sözlerini benim için muhafaza etmen, mektu­bu bana okuman ve cevabını almak için seni buralara göndermezdi. Senden başka kimseden bir dirhem bile istemem. Parayı çıkar, bu senin için daha iyi olur, dedi.

 

Bu hadise üzerine korkarak ve kederli bir halde yanından ayrıldım. İnsana tesir eder görünüşlü, heybetli, şişman ve geniş bir adamdı; sanki bir küp içinden ko­nuşuyormuş gibiydi. Kralın huzurundan ayrıldıktan sonra, arkadaşlarımı topladım ve aramızda geçenleri onlara anlattım ve “Haberiniz olsun” dedim.

Müezzin ezan okuduğu vakit, ikameti iki defa yapıyordu. Krala: “Efendim, Müminlerin Emiri kendi ülkesinde ikameti iki defa okuyor” dedim. Bunun üzerine müezzine, “Sana söylediğini yap ve ona karşı gelme” dedi. Müezzin bu şekilde bir kaç gün okudu. Kral daima benden parayı soruyor ve bu mesele hakkında benimle münakaşa ediyordu. Ben onu yumuşatmaya ve kendimi savunmaya uğraşıyordum. Kral ümidini kesince, müezzinden ikameti iki defa okumasını istedi, dileği yerine getirildi. Bunu benimle münakaşaya yol açılsın diye yapıyordu. Müezzinin ikameti iki defa yaptığını duyunca, böyle hareket etmemesini emrettim ve ona çıkıştım. Kral bunu anladı. Beni ve arkadaşlarımı bir toplantıya çağırdı. Bir araya gelince, tercümana:

  • Ona de ki, (beni kastediyordu) iki müezzin bulunsa; biri, bir ikamet, diğeri iki ikamet getirse, sonra her ikisi de bir cemaatle namaz kılsa, namazları caiz olur mu, olmaz mı?
  • Namazları caizdir.
  • İcma ile mi yoksa ihtilaf var mı?
  • İcma ile.
  • Ona de ki, muhasarada, esir olarak kalan akvama yardım için bir kavme mal getirip yine onlar tarafından hiyanete uğrayan bir kimse hakkında ne düşünürsün?
  • Bu doğru değildir, onlar fena insanlardır.
  • İcma ile mi ihtilâfla mı?
  • İcma ile.
  • (Tercümana benim hakkımda) ona sor, halife (Allah onu daim eylesin) üze­rime bir ordu yollasa, beni yenebilir mi?
  • Hayır.
  • Ya Horasan emiri?
  • Hayır.
  • Buna sebep aramızdaki uzaklık ve kafir kabilelerin çokluğu değil mi?
  • Evet
  • Ona de ki, vallahi gördüğün gibi, ondan çok uzak bulunduğum halde, efen­dim Müminlerin Emirinden korkuyorum. Hoşuna gitmeyen bir şeyin ona ulaşmasın­dan çekiniyorum, belki bana, bulunduğu yerle aramızda çok uzak mesafeler bulun­duğu halde, ben bulunduğum yerde yok olayım diye beddua eder. Efendimin ek­meğini yiyen, elbiselerini giyen ve her vakit onu gören sizler, bu durumda bile benim gibi zayıf bir kavme gönderdiği meblâğda bile onu, dolayısıyla Müslümanları aldattınız. Bana söyledikleri ile doğru yolu gösterecek birisi gelinceye kadar sizden hiç dini emir kabul etmeyeceğim. Dediğim şekilde biri gelirse, ondan bunu kabul ederim. Bu sözler üzerine, ağzımızı kapadık, hiçbir cevap vermedik ve yanından ayrıldık.

İbni Fadlan diyor ki: Bu sözlerden sonra kral, beni herkese tercih ediyor, yanın­dan hiç ayırmıyor ve arkadaşlarımı uzaklaştırıyordu. Bana Ebu Bekir Sıddık adını koydu.

Sekalibe kralının ülkesinde sayılmayacak kadar çok acayip şeyler gördüm. Mese­la: ilk kaldığım gece, gece gündüz batmasından bir saat önce ufkun çok fazla kızar­dığına şahit oldum ve havada şiddetli bir ses ve yüksek bir gürültü işittim; başımı kal­dırdım, bir de ne göreyim, hemen yakınımda, ateş gibi kırmızı bir bulut. Bütün bu gürültüler ve sesler ondan çıkıyormuş. İçinde insan ve hayvana benzeyen gölgeler, aynen insan gibi hayaller, mızrak ve kılıçlar görür gibi oluyordum. Diğer bir parça bulutta da aynı şeyler, insanlar, hayvanlar ve silah görür gibi oldum. Sonra bu bulut­lardan birincisi, bir süvari birliğin, diğerine hücumu gibi, diğerinin üzerine yürüdü. Biz bu durumdan çok korktuk, dua ve tazarruda bulunduk, oralılar ise bize gülüyor­lar, yaptıklarımıza şaşıyorlardı.

İbni Fadlan diyor ki: Bakıyoruz, bir parça bulut diğer bir bulutun üzerine geliyor, bir an birleşiyorlar, sonra ayrılıyorlar. Bu şekilde gece bir saat devam ediyor; sonra hepsi kayboluyordu. Bunu kraldan sorduk ve kral: “Ecdadım, bu bulutların mümin ve kafir cinler olduğunu, her akşam dövüştüklerini, yaratılışlarından beri bir gece asla kavgasız durmadıklarını söylerler” dedi.

İbni Fadlan diyor ki: Sonra kralın aslen Bağdatlı olan terzisi ile konuşmak için, çadırıma girdik. Yatsı ezanını beklerken, Kuran’ın yedide biri okununcaya kadar bir müddet sohbet ettik. Ezan okundu, çadırdan çıktık, güneş de doğmuştu. Müezzine:

  • Ne ezanı okudun?
  • Sabah ezanı
  • Ya yatsı namazı ne oldu?
  • Akşam namazı ile beraber kıldık?
  • Ya gece ne oluyor?
  • Gece gördüğün gibi, hatta ondan daha kısadır, fakat bu günler biraz uzadı.

Müezzin, bir aydan beri sabah namazını kaçırmamak için uyumadığını söyledi. Hatta insan akşam vakti, tencereyi ateşe kor, sonra, yemek pişmeden sabah namazını kılan

İbni Fadlan diyor ki: Gündüzleri çok uzundu. Gündüz, her yıl bir müddet uzar ve gece kısadır; sonra da gece uzar, gündüz kısalır.

İkinci gece olunca, çadırın dışına oturdum. Göğü seyre daldım. Ancak az mik­tarda yıldız görebildim. Tahminime göre onbeş kadardı. Akşamdan önce meydana gelen kızıllık hala devam ediyordu. Gece vakti, karanlık az oluyor. Bir ok atımı me­safede, insan bir şahsi kolaylıkla seçebilir.

İbni Fadlan diyor ki: Aya baktım, onun gökte hiç ortaya geldiğini görmedim. Doğuyor, bir müddet kaldıktan sonra tanyeri ağırıyor ve ay kayboluyor. Kral memleketinin ötesinde, üç aylık mesafede Viso adında bir kavmin yaşadığını, memleketlerinde gecenin bir saatten daha az olduğunu, bana anlattı.

Diyor ki: Güneş doğarken her taraf, yer, dağlar ve insanın baktığı herşey kızarıyor. Güneş bu anda sanki büyük bir bulut halindedir. Kızıllık bu şekilde güneş ortaya gelinceye kadar devam eder. Halk bana şu malumatı verdi: kış gelince gece, gündüz kadar uzun, gündüz de gece kadar kısa olur. Öyle ki, bizden biri tan yeri ağarırken, bir fersahtan daha az mesafede bulunan İdil’e (Etil’e) gitse, ancak yatsı namazı vak­tinde, bütün yıldızlar doğup, göğü kapladığı zaman yetişir. Bu memleketten ancak gece uzayıp gündüz kısalınca hareket ettik.

Köpeklerin havlamalarını uğurlu saydıklarına ve onunla sevindiklerine ve “Be­reketli, uğurlu ve harpsiz iyi bir yıl geldi” dediklerine şahit oldum.

Gayetle çok yılan vardı. Hatta öyle ki bir ağaç dalında bazan on ve daha fazla, yılanın sarktığı görülür. Yılanı öldürmezler, yılan da onlara dokunmaz. Bir yerde, belki 100 arşından daha uzun, yere düşmüş uzun bir ağaç gördüm, gövdesi çok iri idi, durdum bakıyordum. O sırada, ağaç hareket etti, korktum; dikkat ettim, bir de ne göreyim, gayet uzun ve iri bir yılan ağacın üstündeydi ve onun kadar kalın ve uzundu. Beni görünce harekete başladı ve ağaçlar arasında kaybolup gitti. Korkarak krala ve yanında bulunanlara hadiseyi anlattım. Hiç aldırış etmediler ve kral “Kork­ma sana zararı dokunmaz” dedi.

Bir gün kralla birlikte, bir konak yerine indik. Ben, arkadaşlarım Tekin, Sevsen, Bars ve kralın adamlarından biri de yanımızda olduğu halde ağaçlar arasına daldık. Bir de ne görelim orada iplik inceliğinde fakat ondan daha uzun bir ağaç gövdesi. İçinde yeşil bir dal ve dalın başında da yere kadar yayılmış, geniş bir yaprak vardı. Bu yaprağın üzerinde nebat gibi bir şey vardı, bunun üzerine de meyvesi bulunu-

yordu. Onu yiyen Emlis, narı olduğundan şüphe etmez. Biz de bundan

yedik, çok tatlıydı. Yolda boyuna bu meyveden aradık ve yedik.

Onların gayet yeşil, şarap sirkesinden daha ekşi elmaları var. Bu elmaları ekse­riye cariyeler yiyorlar, bundan dolayı buna cariye elması adı veriliyor memleketlerinde fındık ağacından çok ağaç görmedim, bazen kırk fersahtan daha uzun fındık ormanlarına tesadüf ettim.

Onlarda benim görmediğim yükseklikte bir ağaç gördüm, gövdesi yapraksızdı. Ağacın tepesi hurma ağaçları gibi idi ve üzerinde ince yapraklar vardı. Yalnız bun­lar, kapalıdır. Ağacın gövdesinde bildikleri yeri arar bulurlar ve delip altına bir tas koyarlar; bu kaba baldan daha tatlı bir su akar. Eğer bir insan bu sudan fazla içerse şarap içmiş gibi sarhoş olur.

Her ne kadar buğday ve arpa çok bulunursa da en çok yedikleri darı ve at etidir. Bir kimse bir şey ekerse, kendi alır. Bunda kralın hakkı yoktur. Ancak her ev, krala bir samur deri verir. Kral askerini bazı memleketlere akın etmek üzere gönderir. Neticede ganimet alınırsa, bunda kralın hissesi ayrılır.

Düğün yapan ve ziyafet veren herkes, krala da nispetine göre bir hisse ayırır ve bal şurubu ve eskimiş buğdaydan bir sahruh verir. Toprakları siyahtır ve kokar. Ye­meklerini koyacakları yerler bulunmadığından kuyular kazarlar ve yiyeceklerini oraya koyarlar. Az zamanda, konan yemekler kokar, yenmeyecek hale gelir.

Hiç bir suretle, zeytin, susam ve diğer yağları bulunmaz. Yalnız, bu yağların yerlerine balık yağı kullanırlar. Bunun için kullandıkları eşya fena kokuludur.

Arpadan genç kızların ve oğlanların içtiği bir bulamaç yaparlar. Bazen arpayı et ile pişirirler, eti mevali, arpayı da cariyeler yer; ancak et, teke başı olursa onlara da verilir.

Kalpak giyerler. Kral, ata seyis olmadan, yalnız biner, yanında kimse bulunmaz; çarşıdan geçerken istisnasız olarak, herkes ayağa kalkar, kalpaklarını çıkarır ve kol­tuklarının altına koyarlar yanlarından geçince, tekrar kalpaklarını giyerler. Küçük büyük, hatta çocukları ve kardeşleri, kralın yanına girince böyle yaparlar. Biraz krala doğru bakarlar ve kalpaklarını çıkarıp, koltuklarının altına koyarlar, sonra başlarıyla selam verirler; otururlar ve tekrar ayağa kalkarlar. Kral tekrar oturmalarını emredinceye kadar ayakta kalırlar. Huzurunda bulunan herkes diz çökerek oturur. Kalpaklarını koltuklarının altından, kralın yanından ayrılmadıkça çıkarmazlar ve göstermezler. Dışarı çıktıktan sonra giyerler.

Hepsi çadırlarda yaşar. Ancak kralın çadırı çok büyüktür. 1000’den fazla adam alır; ermeni halılarıyla döşelidir, ortasında rum dibacesile örtülü bir taht vardır.

Adetlerine göre: Bir kimsenin oğlunun bir erkek çocuğu olsa, o çocuğu babası değil dedesi alır ve “Ölünceye kadar ben onu muhafazada babasından daha haklıyım” der, onlardan bir kimse ölürse, mirasını oğlu değil erkek kardeşi alır. Krala bunun caiz olmadığını ve mirasın nasıl olması gerektiğini, anlayıncaya kadar izah ettim.

Memleketlerindeki kadar yıldırım hiç bir tarafta görmedim. Bir eve yıldırım düşerse o eve yaklaşmazlar ve olduğu gibi bırakırlar. Evin içinde bulunan mal ve insan ne varsa, olduğu gibi terkedilir. Nihayet zamanla ev harap olunca: “işte gazap inen ev” derler.

Biri diğerini kasten öldürürse kısas tatbik ederler. Kazayla öldürürse, kayın ağacından bir sandık yaparlar, katili içine koyarak üzerinden çivilerler, ayrıca sandığın içine üç parça ekmek ve bir testi su koyarlar ve deve havudu ağaçlarına benzeyen üç ağaç dikerler, katili sandıkla beraber asarlar “Onu yerle gök arasına koyuyoruz, ta ki güneş ve yağmur isabet etsin, belki Allah ona acır” derler. Adam bu suretle kalır, zamanla çürür ve rüzgâr alıp götürünceye kadar asılı kalır.

Zeki ve bilgili bir insan görürlerse: “Bu adam rabbimizin hizmetine daha çok yaraşır” derler. Onu tutarlar boynuna bir ip bağlayarak bir ağaca asarlar, nihayet insanın nefesi kesilir ve ölür. Kralın tercümanı bana şunu anlattı: “Sintli bir adam bu memlekete geldi, bir zaman kralın yanında kaldı; ona hizmet etti; çok zeki ve çabuk kavrayışlı bir adamdı. Sekalibe’den bir grup göç yerlerinden birine git­mek için kraldan izin istedi, Sintli de onlarla birlikte gitmek istedi. Kral buna mü­saade etmediyse de ısrar edince izin verdi. Bunun üzerine Sintli yerlilerle beraber bir gemi ile yola çıktı. Yanında bulunan kimseler, Sintliyi hareketli ve akıllı buldular. Aralarında onun hakkında konuşarak: “Bu Sintli rabbimizin hizmetine yaraşır, bunu ona yollayalım” dediler. Yolları üzerinde bir ormandan geçerken Sintliyi oraya çı­kardılar; boynuna bil ip geçirdiler, yüksek bir ağacın tepesine bağlayarak öylece bı­rakıp gittiler.

Yolda yürürlerken içlerinden biri, silahı üzerinde olduğu halde idrarını yaparsa, bilgisizliğine ve anlayışsızlığına hamlederek yanında olan her şeyini, silahını ve elbi­sesini soyar, alırlar. Bu onların âdetidir. Bir kimse silahını bir tarafa koyup idrarını yaparsa, bilgisine ve anlayışına hamlederler ve ona dokunmazlar.

Kadın ve erkek nehre iner; çıplak olarak hepbir arada yıkanırlar; birbirlerin­den kaçmazlar. Hiç bir surette, zina etmezler. Zira, zina onlara göre en büyük cürüm­lerdendir. Kim olursa olsun, zina ederse, dört kazık çakarlar, zaninin el ve ayaklarını bunlara bağlarlar ve boynundan beline kadar balta ile keserler, kadına da aynı muameleyi yaparlar. Sonra kadın ve erkeğin kesilen her parçasını bir ağaca asarlar.

Suda yüzerken kadınları erkeklerden ayırıp, örtmek için uğraştımsa da buna muvaffak olamadım.

Hırsızlara da zani gibi muamele yaparlar.

Ağaçlarda bulunan arı kovanlarında bol bol bal vardır. Arıların yerlerini iyi bi­lirler. Bal elde etmek için onları bulundukları yerlerden çıkarırlar; bazen bu yerler düşmanlarının ellerine düşer, o zaman anları öldürürler.

Aralarında birçok tüccar vardır. Bunlar Türk memleketine giderler, Viso denen yere gidip, koyun, samur ve tilki derisi getirirler.

Aralarında 50.00o kişilik kadınlı erkekli aileler gördük. Hepsi müslüman olmuştu.

Bunlar Brencar diye tanınıyor. Brencarlara içinde namaz kılmaları için Sekalibeliler bir cami yaptırmışlardı. Okuma (Kur’an okuma) bilmiyorlardı. Onlardan bir gruba namazda gerektiği kadar şey öğrettim. Talut adında biri vesilemle müslüman oldu ve ona Abdullah adını koydum. Yeni müslüman olan Ta­lut: “Senin ismin olan Muhammed ile beni tesmiye etmeni istiyorum” dedi. Ben de istediğini yerine getirdim. Sonra karısı, annesi ve çocukları müslüman oldu, hepsi de Muhammed adını koydular. Talut’a “Elhamdulillah” ve “Kul huvallahu ahad”ı öğrettim. Bu iki sureyi öğrendiği zaman, neşesi, Sekalibe kralı olmaktan daha fazlaydı.

Kralın yanına gelince, onu Halce adı verilen bir su kenarında konaklamış bulduk. Halce suyu, ikisi büyük biri küçük üç gölden müteşekkildir. Hepsi de gayet derindir. Dibine bir şey yetişemez. Burayla İdil (Etil) adı verilen ve Hazara dökülen büyük nehir arasında bir fersah kadar mesafe vardır. Burada arasıra ku­rulan ve içinde bir çok değerli şeyler satılan bir pazar vardır.

Tekin, kralın ülkesinde, iri yapılı acayip bir adamın bulunduğunu söylemişti. Kralın yanına gelince onu bu adamı sordum. Kral: “Evet, o adam vaktiyle buradaydı sonra öldü. O ne bu ülkeden ne de bir insandı” dedi. O adam hakkında şu hikâyeyi anlattı: Bir kaç tüccar, bizden bir günlük mesafede olan İdil nehrine her zamanki gibi gitmişlerdi. Nehrin suyu kabarıp taşmış ve etrafa yayılmıştı. Tüccarlardan bir grup gelinceye kadar o günü fark etmemiştim ve onlar “Ey kral, nehre bir adam musallat oldu, eğer bu komşu olduğumuz milletlerden birine mensup ise, burada oturamayız, başka yere gitmekten başka çaremiz yok” dediler. Bunun üzerine onlarla beraber nehre gittim. Bir de ne göreyim: kolumla 12 kol uzunluğunda boyu, büyük bir ten­cereden büyük başı, bir karıştan daha büyük burnu, iri gözleri ve bir karıştan daha uzun parmakları olan acayip bir mahluk. Vaziyeti beni çok korkuttu, beraberimde olanların korkusu bana da geçti. Onunla konuşmak istedik. Fakat o hiç cevap ver­miyor, yalnız yüzümüze bakıyordu. Sonra adamı aldık ve ikametgâhıma götürdük. Bizden üç aylık mesafede bulunan Visolulara mektup yazdım ve bu adam hakkında malumat istedim. Verdikleri cevapta şöyle diyorlardı: “Bu adam Yecüc ve Mecüc­lardandır. Memleketlerinin uzaklığı bize üç ay mesafede olup, aramızda bulunan bir denizin kıyısında yaşadıklarından çıplaktırlar, hayvanlar gibi birbirleriyle çiftleşirler. Aziz ve celil olan Allah onlar için her gün denizden bir balık çıkarır; isteyen gelir, kendine ve ailesine yeteri kadar rızkını alır. İhtiyacından fazla alırsa, kendi ve ailesi karınlarından mustarip olurlar; daha ileri gitmiş ise o da ailesi de ölür. Balıktan her­kes istediklerini alınca, balık tekrar denize döner. Her gün yiyeceklerini bu şekilde te­min ederler. Bizimle onlar arasında deniz vardır. Diğer taraftan dağlar onları çevre­ler ve onlar her zaman dışarı çıktıkları kapı ile aralarında ayrıca bir set vardır. Aziz ve celil olan Allah, onları diğer memleketlere çıkarmak, isterse, seddin açılmasına, denizin çekilmesine ve balıkların kesilmesine bir sebep halk eder.”

Diyor ki: Acayip adam hakkında bilgi istedim. Kral da bana şunları anlattı: “Yanımda bir müddet kaldı. Onu her gören çocuk ölüyor ve her hamile kadın ço­cuğunu düşürüyor. Elleriyle bir insanı sıkmasıyla, öldürebiliyordu. Bu vaziyet karşısında adamı yakalatıp, yüksek bir ağaca astırdım, orada öldü. Sonra, kemiklerini ve başını görmek istersen, gel beraber gidelim” dedi. Ben de: “Vallahi arzu ederim” dedim. Sonra, çok büyük ağaçları olan bir ormana beraberce atla gittik. Beni altında onun kemikleri ve kafatası bulunan bir ağacın altına götürdü. Başının büyük bir kazan kadar, kaburga kemiklerinin en büyük hurma demeti kadar olduğunu gördüm. Keza kol ve ayak kemikleri böylece büyüktü. Bu manzarayı görünce çok şaşırdım. Nihayet oradan ayrıldım.

Diyor ki: Kral, Halce adı verilen sudan, Cavşir nehrine gitti. Orada iki ay kaldı. Sonra gittiği yerden hareket etmek isteyince Suvar adı verilen bir kavime elçi göndererek kendisine katılmalarını bildirdi. Suvarlılar bu teklifi kabul etmediler ve iki kısma ayrıldılar. Bir kısmı kralın damadı ile beraberdi, başlarına geçmiş onlara kral olmuştu; adı Viriğ idi. Kral onlara bir adamını yolladı ve şu haberi bildirdi: “Aziz ve celil olan Allah, bana islâmiyeti ve Müminlerin. Emirinin devletini ihsan etti. Ben onun kuluyum, o beni ümmete kral yaptı, bana karşı gelene kılıçla karşı koyarım” ikinci kısım Suvar­lılar, Askil beyi diye tanınan ve Sekaliplilerin tabiiyetinde bulunan bir beyin idaresinde bulunuyorlardı. Bunlar henüz İslamiyet’e girmemişlerdi. Aynı haber onlara da gelince korktular, kralın emrine uyarak Cavşir nehrine hareket et­tiler. Cavşir dar bir nehirdir. Genişliği beş arşındır. Suyun derinliği insanın göbeğine çıkar, fakat bazı yerlerde su, köprücük kemiklerine de yükselir, bazen daha derin yerlerinde boyu da aşar. Nehrin etrafında kayın ağaçları ve diğer muhtelif ağaçlar yetişir. Nehrin yakınında büyük geniş bir bozkır vardır. Büyüklük itiba­rı ile deveden biraz ufak ve öküzden büyükçe bir hayvanın burada yaşadığını ve ba­şının deveye, kuyruğunun ve tırnaklarının öküze, bedeninin katıra benzeyip başının ortasında iri ve yuvarlak boynuzları bulunduğunu, boynuzların uzadıkça incelip ni­hayet mızrak ucu gibi olduğunu söylüyorlar. Hayvanın boyu üç ile beş arşın, bazen de daha fazla olurmuş ve yeşil ağaç yaprakları yermiş. Eğer at üzerinde birini görürse, ona doğru saldırır; süvarinin altında iyi bir at varsa, güçlükle kurtulur, aksi takdirde o adamı boynuzu ile atının üzerinden alır, sonra havaya fırlatır ve adamı yukardan düşerken, boynuzu ile onu karşılar ve öldürünceye kadar aynı şekilde onu hırpalar, yalnız hiç bir surette adamın atına dokunmazmış. Bu hayvanı Sekalibe ahalisi bozkır ve ağaçlık yerlerde ararlar ve öldürürler. Şöyle ki: Önce hayvanın yaşadığı inip bulunduğu yerde, yüksek bir ağaca çıkarlar. Bu iş için, bir kaç atıcı zehirli okları ile bir araya gelirler, hayvanı ortaya alınca oklarını çekerek önce yaralarlar ve sonra öldürürler. Kralın yanında gayri şeffaf Yemen akikine benzeyen bir taştan yapılmış üç büyük tepsi gördüm. Kral bunların, bu hayvanın boynuzundan yapılmış olduğunu, ahaliden bazı kimseler de bu hayvanın gergedan olduğunu söylediler.

Diyor ki: Aralarında kırmızı yüzlü bir kimse görmedim. Ekserisi hastalıklı idi. Bir çokları sancıdan ölüyorlardı, hatta süt çocuğu bile bu hastalıktan kurtulamıyor.

Harezmli karısı olan bir müslüman, burada ölürse, onu müslüman gibi yıkarlar sonra küçük bir bayrak bulunan bir arabaya koyarlar, böylece onu gömecekleri yere kadar götürürler ve orada arabadan indirirler. Sonra, ölünün etrafına bir hat çekerler ve bu çizginin içine kabri kazarlar, ölüye bir lahit yapıp onu buraya gömerler. Kendi ölülerini de bu şekilde gömerler. Bir ölünün arkasından kadınlar değil, erkekler ağlar. Bu şöyle olur: ölü öldüğü gün gelirler, çadırının kapısı önünde dururlar ve en çirkin bir tarzda ağlaşmaya başlarlar, yalnız bu merasim hür insanlar için yapılır. Ağla­maları sona erince, köleler ellerinde örülmüş deriler olduğu halde gelirler ve ağlamaya başlarlar ve ağlarken iki yanlarına ve vücutlarının açıkta kalan yerlerine bu derilerle vururlar. Hatta öyle vururlar ki vücutları kırbaçlanmış gibi olur. Ölünün çadırının kapısı önüne muhakkak bir bayrak dikmek mecburidir. Silahını getirirler ve kabrinin yanına bırakırlar. Matemleri iki yıl devam eder. Bu müddet dolunca, ölünün çadırı üzerinde dikili olan bayrağı indirirler ve saçlarını traş ederler. Ölünün akrabası bir ziyafet verir. Bu ziyafetle artık matemden çıkıldığı anlaşılır. Ölenin karısı varsa evlenir. Bu merasim ancak reisler içindir. Halktan da bazı kimseler bu şekilde merasim yaparlar.

Sekalibe kralı, Hazar kralına ülkesindeki her ev için, bir samur derisi vergiyi ödemeye mecburdur. Hazar’dan Sekalibe ülkesine bir gemi gelirse, kral gemiye çıkar ve içinde olanları sayar sonra bütün bunlardan öşür alır. Rus veyahut başka ırklardan tüccarlar esir ticareti için gelirlerse Sekalibe kralı her on baş esirden birini alma hakkına sahiptir.

Sekalibe kralının oğlu, Hazar kralının yanında rehine olarak bulunuyor. Hazar kıralı Sekalibe kralının kızının çok güzel olduğunu haber almış. Hazar kıralı bir adam yollayıp kızı istetmiş. Fakat Sekalibe kralı teklifi reddedince, adamını yollayıp, zorla kızı aldırtmış. Erkek Musevi, kız ise Müslümanmış; kız orada ölmüş, Hazar kıralı tekrar Sekalibe kralının diğer kızını adam yollayarak istetmiş. Bu haberi Sekalibe kralı duyar duymaz, Hazar kralının ilk kızına yaptığı gibi bunu da zorla alacağından korktuğundan derhal kendi idaresi altında bulunan Askil beyi ile evlendirmiş. Sekalibe kralının Sultanla mektuplaşıp ondan, Hazar kralından korktuğu için bir istihkamın inşa ettirilmesini talep etmesine bu hadise sebep olmuştur.

Diyor ki: Bir gün krala: “Memleketin gayet geniş, malların fazla ve aldığın ha­raç çok, niçin sultandan, onun sayıya gelmeyen emvalinden, bu istihkamın yapılma­sını istedin?” diye sordum. O da: “Emirin (halifenin) iktidarının saadet getirdiğini ve mallarının helalinden olduğunu gördüm; ben de bunun için istedim. Mümin­lerin Emirinin mallarını ben teberrüken kullanmak istiyorum, yoksa kendi emvalim­den gümüş veya altın bir istihkam yapmak istesem, bir güçlükle karşılaşmam” ce­vabım verdi.

Diyor ki: Ruslar gördüm. Ticaret için gemileri ile ve İdil (Etil) nehrine inmiş­lerdi. Aralarında bunlardan daha iyi vücutlu kimseler hiçbir zaman görmedim. Hur­ma ağacı gibi büyük kızıl ve sarı kimselerdir. Ne kurtak ve ne de kaftan giyerler. Erkekleri vücutlarının bir tarafını örten, içinde ellerinden biri serbest kalan bir nevi el­bise giyerler ve daima yanlarında balta, kılıç ve bıçak taşırlar. Söylediğimiz şeylerin hiçbirini yanlarından ayırmazlar. Kılıçları geniş yivli ve efrencidir. Tırnaklarının uçlarından boyunlarına kadar, yeşil ağaç rengine boyanmış bir takım suretler çizilmiştir.

Kadınlarının her birinin memesinde, kocasının malına göre, demir yahut gümüş veyahut bakır yahut ta altından yapılmış bir hokka, ayrıca her hokkada bir halka, halkanın içinde de yine kadının memesine bağlı bir bıçak bulunur. Kadınlar boyun­larında altın ve gümüşten gerdanlıklar taşırlar. On bin dirhemi bulunan erkek karı­sına bir gerdanlık; yirmi bin dirhemi bulunan iki gerdanlık yapar. Böylece on bin dirhemde bir gerdanlık ilave edilir. Bazen bir kadının boynunda birçok gerdanlıklar bulunur. En kıymetli süsleri, gemilerde satılan, topraktan yapılmış yeşil boncuklardır. Erkekler bunların tanesini bir dirheme satın alırlar ve onlardan kadınlarına ger­danlık yaparlar.

Ruslar, Allah’ın en pis mahlûklarıdır. Pislikten, idrardan asla utanmazlar, cü­nüplükten yıkanmazlar ve yemekten sonra ellerini temizlemezler. Aynen yolunu şa­şırmış eşeklere benzerler. Yaşadıkları memleketlerden gelirler ve gemilerini İdil (Etil) de demirlerler.

İdil (Etil) büyük bir nehirdir. Nehir kıyısında, ahşap büyük evler yapmışlar. Her evde on, yirmi hatta daha fazla kişi barınır. Her binin evinde bir sedir vardır, üzerinde otururlar. Ayrıca yanlarında, tüccarlar için getirilmiş güzel cariyeler bulunur. Biri cariyesi ile cinsi münasebette bulunur, diğer arkadaşları da onu seyreder. Bazen birkaç kişi, bu vaziyette bir araya dizilirler. Bazen bir tüccar birinden bir cariye satın almak için girer, fakat sahibini cariye ile münasebette bulur. Bu durumda adam işini bitirinceye kadar oradan ayrılmaz.

Her gün yüzlerini ve ellerini en pis ve çirkin bir tarzda yıkarlar. Şöyle ki: Bir hizmetçi kız, her gün sabah, elinde içinde su olan bir çanakla gelir ve efendisine verir; o da, bu su ile çanakta ellerini, yüzünü ve saçlarını yıkar. Sonra, çanağın içinde tarakla saçını tarar, sonra da içine tükürür; (hülâsa) suyun içinde yapmadığı temizlik kalmaz. İşini bitirince, cariye çanağı alır, efendisinin yanında oturan şahsa verir. O da, birincisinin yaptığım tekrarlar. Sonra, hizmetçi birinden diğerine, bütün ev halkına, çanağı dolaştırır ve teker teker herkes temizliğini yapar, suya tükürür, yüzünü ve saçlarını içinde yıkar.

Gemileri bu iskeleye geldiği zaman, bunlardan her biri, gemiden, ellerinde ek­mek, et, soğan, süt ve şarap olduğu halde karaya çıkarlar. Sonra, insan yüzüne ben­zeyen, yere yerleştirilmiş, uzun bir tahtanın yanına gelirler. Tahtanın etrafında kü­çük suretler, suretlerin arkasında da yine aynı şekilde tahtalar bulunur. Şahıs gelir, önce büyük tahtanın önünde secde eder ve “Ey Rabbim, çok uzak diyardan geldim, yanımda şu kadar cariye ve şu kadar da samur post getirdim” der ve ticaret için ge­tirdiği bütün eşyanın teker teker adını sayar ve “Sana bu hediyeyi getirdim” der. Sonra beraberinde getirdiği şeyleri tahtanın önüne bırakır. Sonra “Bana çok parası olan, istediğim gibi benden mal alıp, teklifime hiç itiraz etmeyen bir tüccar gönder” diye yalvarır, sonra oradan ayrılır. Satışı zorlaşır, ikameti de uzarsa aynı yere, ikinci ve üçüncü defa gelir. İstediği yine olmazsa, küçük suretlerin her birine ayrı ayrı hediyeler getirir ve onlardan şefaat ister. Bunlar, “Rabbimizin kadın, kızları ve oğullarıdır” der. Her suretin önünde eğilerek şefaat istemeğe ve yalvarmaya devam eder. Bazen de satışı kolaylaşır, bütün mallarını satar; bunun üze­rine, “Rabbim hacetimi yerine getirdi, onu mükâfatlandırmam lazımdır” der. Bunun için, birkaç koyun ve öküz getirir, hayvanları keser ve etlerinin bir kısmını dağıtır; geri kalanını da büyük tahta ve etrafındaki küçüklerin önüne atar. Sığırların veya koyunların başlarını da bu dikilmiş tahtaların her birine asar; gece olunca, köpekler gelir, bütün bunları yerler. Tüccar da “Rabbim benden razı oldu, hediyelerimi yedi” der.

Aralarından biri hastalanırsa, kendilerinden uzak bir yere, hasta için hususi bir çadır kurarlar ve hastayı içine yatırırlar. Yanına biraz ekmek ve su da bırakırlar. Hastaya hiç yaklaşmazlar ve onunla konuşmazlar. Bütün gün onu yoklamazlar, bil­hassa, zayıf bir kimse veya bir köle olursa. Hasta iyileşince, kalkar ve diğerlerinin yanına gider. Ölürse yakarlar. Ölen köle ise, kendi haline bırakırlar, gelen köpekler ve vahşi kuşlar leşini yerler.

Bir hırsız yakalarlarsa, uzun ve kalın bir ağacın yanına getirirler; boynuna kuv­vetli bir ip bağlayarak ağaca asarlar. Hırsız bu şekilde, rüzgâr ve yağmurun tesiri altında, orada ip kesilinceye kadar kalır.

Bir kere bana şöyle bir hikâye anlatmışlardı: Reisleri ölünce birçok merasim yapılır. Bunların en küçüğü ölüyü yakmaktır; (merakı= mucip oldu) nasıl yaktıklarını öğrenmek istedim. Bir gün itibarlı bir adamın ölüm haberini duydum. Şöyle ki: ölüyü önce bir kabre koydular ve üzerini on gün bir çatı ile kapadılar, bu sırada da elbi­selerini kesip biçmeyi bitirdiler. Ölen fakir birisi ise, küçük bir gemi hazırlarlar ve içine koyarak yakarlar; zengin olursa, bütün malını toplarlar ve üçe bölerler. Birinci kıs­mını ailesine, ikinci kısmından ölüye bir elbise keserler, diğer üçüncüsünden de şarap yaparlar ve cariyesinin kendini öldürüp, efendisi için yakıldığı, gün, hazırladıkları şarabı içerler. Şarap içmekten akılları zayıflar, gece gündüz içerler. Hatta bazen, elinde kadehi ile ölenler de bulunur. Reislerden biri ölürse, ölenin ailesi cariyelerine: “Onunla beraber kim ölür?” diye sorar, aralarında biri “Ben” der. Reisle ölmeyi kabul eden cariye, muhakkak sözünde duracaktır, geri dönmesi imkânsızdır. Böyle bir şey yaparsa, onu öyle bırakmazlar. Ekseriyet bunu cariyeler yapar.

Daha önce zikredilen adam, ölünce, cariyelerine “Onunla birlikte kim ölür?” diye sordular. Cariyelerden biri, “Ben” cevabını verdi. Bu cariyeyi koruması ve git­tiği yerde onunla beraber bulunması için iki cariye verdiler. Bu iki cariye, elleriyle onun ayaklarını yıkıyorlardı. Ölenin ailesi mensupları defin hazırlıkları ile ve gerekli elbiseleri biçip dikmekle meşgul olmağa başladılar. Efendisiyle ölmeyi kabul eden cariye, her gün içiyor ve neşe içinde şarkı söylüyordu. Efendisinin ve cariyesinin yakı­lacağı gün gelince, geminin bulunduğu nehre gittim. Bir de ne göreyim: gemiyi ka­raya çekmişler, kayın ağacından ve diğer muhtelif cinsten ağaçlar ile gemiye dört ayak vermişler. Ayrıca geminin etrafında gemi örtülerine benzeyen ağaç­tan bir şey yapmışlardı. Sonra gemiyi bu ağacın üzerine doğru çektiler. Bunun üzerine gidip geliyorlar ve anlamadığım bir dille konuşuyorlardı. Ölü henüz kendini çıkar­madıkları mezarındaydı sonra bir sedir getirip gemiye koydular ve rum dibacesiyle onu örtüler; ayrıca bunun üzerine rum dibacesinden örtü ve yastıklar koydular. Ölüm meleği adını verdikleri ihtiyar kadın geldi. Adı geçen örtüyü sedire yaydı. Elbiseleri biçip hazırlayan bu kadındı. Asık suratlı, iri, cerbezeli biriydi. Ölünün kabrine gelince, toprağı ağaçtan temizlediler, ölüyü de içinde öldüğü elbise ile çıkardılar. Ölü, mem­leketin soğuğundan mosmor olmuştu. Kabrine ayrıca şarap, meyve, tanbur koymuş­lar hepsini ölüyle beraber çıkardılar. Cesed henüz dağılmamış ve renginden başka hiç bir şey değişmemişti. Sonra ölüye don, şalvar, uzun çizme, mest, kurtak, kaftan ve altın düğmeli dibace giydirdiler. Başına da samur; dibaceli bir kalpak yerleştirdiler ve ölüyü kaldırdılar; geminin içinde hazırladıkları çadıra koydular, yatağa oturttular ve etrafına yastıkları yerleştirdiler. Şarap, meyve ve reyhan getirdiler ve yanına bı­raktılar. Ayrıca ekmek, et ve soğan getirip önüne attılar. Müteakiben ölenin bütün silahlarını getirip yanına koydular, sonra iki at tutup koşturdular, terlettiler, sonra da kılıçla kesip etini gemiye attılar. Sonra, iki sığır getirdiler, onları da kestiler, gemiye attılar. Sonra da bir tavuk bir horoz getirdiler, onları da öldürüp gemiye attılar.

Öldürülecek olan cariye gidip geliyordu. Her birinin çadırına giriyor ve çadırın sahibiyle cinsi münasebette bulunduktan sonra sahibi ona, “Efendine söyle, bunu seni sevdiğim için yaptım” diyordu. Cuma günü ikindi vakti olunca, cariyeyi kapı çerçevesine benzer bir yere getirdiler. Cariye ayaklarını erkeklerin ellerinin içine basarak bu yere çıkıp bir şeyler indirdiler. Sonra ikinci defa çıkardılar, ilk defa söylediklerini tekrarladı; üçüncü defa çıkarıp indirdiler, yine aynı şeyleri tekrarladı. Sonra cariyeye bir tavuk verdiler, o da tavuğun başını kesti ve attı. Bunun üzerine tavuğu alıp gemiye attılar. Tercümana, cariyenin ne söylediğini sordum. Tercüman, “cariyeyi birinci defa çıkardıkları vakit: ‘İşte babam ve annem,’ ikinci defa: ‘işte ölen bütün akrabalarım; onları görüyorum;’ üçüncü defa: ‘işte efendim, cennette oturuyor. Cennet yeşillikler içinde güzel bir yer. Efendimin yanında erkekler ve delikanlılar onunla beraberler, beni de çağırıyor, beni onun yanına gönderin,’ diyor” dedi. Sonra gemiye doğru onu götürdüler. Cariye, kolunda bulunan iki bileziği çıkardı ve kendini öldürecek olan ihtiyar ölüm meleğine, ayağında bulunan halhalları da çıkarıp kendine hizmet eden cariyelere verdi. Bu cariyeler, ölüm meleğinin kızları imiş. Sonra cariyeyi gemiye çıkardılar, fakat çadıra sokmadılar. Ellerinde sopa ve kalkanlar olduğu halde erkekler geldiler, cariyeye bir kadeh şarap verdiler, o da şarabı içti ve şarkı söyledi. Tercüman bana: “Bununla cariye artık arkadaşlarına veda ediyor” dedi. Sonra cariyeye bir kadeh daha verildi, onu da aldı içti ve bu sefer şarkıyı uzattı. İhtiyar kadın, durmadan, cariyeyi içmeye ve efendisinin bulunduğu çadıra girmeye teşvik ediyordu. Cariyenin çok şaşkın olduğunu gördüm. Çadıra girmek istedi, başını çadır ile gemi arasına soktu. Bunun üzerine ihtiyar kadın başını tuttu ve çadıra girdirdi. Sonra ar-kasından ölüm meleği de girdi. Cariyenin bağırması duyulup diğerlerinin de korkmaması ve efendileriyle ölmek istememeleri için, erkekler, sopaları kalkanlara vurmaya başladılar. Sonra çadıra altı erkek girdi ve hepsi de teker teker cariye ile cinsi münasebette bulundular. Müteakiben cariyeyi efendisinin yanına koydular, iki kişi ellerinden iki kişi ayaklarından tuttu, ölüm meleği ihtiyar kadın da boynuna ipi ilmek yaparak geçirip, çekmeleri için uçlarını orada bulunan iki kişiye verdi. Kendi de, elinde, geniş ağızlı bir hançerle geldi; cariyenin kaburgaları arasına sokup çıkarmaya başladı. Bir taraftan da erkekler ipi çekiyor, kadını boğuyorlardı. Bu şekilde nihayet cariye öldü. Sonra ölen reisin en yakın akrabalarından biri geldi, eline bir değnek aldı ve onu ateşledi, sonra geri geri geminin başına doğru gitti, orada bulunan insanlara döndü, bir elinde ateşli olan değnek vardı, diğer eliyle de öbürünü kapatıyordu. O da çırılçıplak bulunuyordu. Nihayet geminin altında dolu bulunan tahtayı tutuşturdu. Bundan sonra öldürdükleri cariyeyi efendisinin yanına koydular. Sonra herkes tahta ve odunlarla geldiler, ellerindeki tahtaları ateşlemişlerdi. Durmadan geminin altındaki tahtaya onları atıyorlardı. Bunun üzerine önce odunlar ateş alıyor, sonra yangın gemiye sirayet ediyordu. Böylece, sonra da çadır, içinde bulunan erkek ve cariye ve orada bulunan her şey yanıyordu. Üstelik kuvvetli ve korkunç bir rüzgâr esiyor, ateşin büsbütün alevlenmesine sebep oluyordu. Yanımda Ruslardan biri vardı, beraberimde bulunan tercümanla konuştuğunu duydum, ne söylediğini sordum. Tercüman, “Siz Araplar ahmaksınız, diyor” dedi. Ben, “Niçin” dedim. Rus, “Siz en sevdiğiniz ve size karşı en cömert davranan bir kimseyi alıp toprağa atıyorsunuz, sonra onu toprak, haşerat ve kurtlar yiyor. Biz ise bir anda yakıyoruz, derhal, vaktinde ve saatinde cennete giriyor” dedi. Sonra kahkaha ile gülmeye başladı. Sebebini sordum. Cevaben “Rabbim ona karşı olan sevgisinden dolayı, onu saatinde alması için rüzgâr gönderdi” dedi. Bunun üzerine hakikaten bir saat geçmemişti ki gemi, odunlar, cariye ve efendi kül oldu. Sonra da tamamen kay-boldular. Sonra nehirden çıkardıkları geminin yerine, toparlak tepeye benzer bir şey yaptılar ve ortasına büyük bir kayın ağacından bir direk dikip üzerine ölen adamın ve Rus kralının ismini yazarak çekip gittiler.

Diyor ki: Rus kralının sarayında daima itimat ettiği yiğit 400 kişi bulundurması âdetidir. Bu yiğitler onunla beraber savaşırlar, icap ettiği vakit ölümü ile ölürler. Her birinin hizmet eden, başını yıkayan, yiyeceğini içeceğini hazırlayan birer cariyesi, cinsi arzularını tatmin eden diğer bir cariyesi bulunur. Bu 400 kişi, kralın tahtının altında otururlar. Taht, gayet büyük olup, nefis taşlarla süslüdür. Tahtının yanında istifrası için kırk cariye oturur. Bazen kral, zikrettiğimiz arkadaşlarının önünde, bu cariyelerden birisi ile cinsi münasebette bulunur. Bu sırada bile tahtından inmez, eğer defi hacette bulunmak isterse, bir leğene yapar. Atma binmek istediği vakit, tahtın önüne getirilir ve bu suretle biner. İnmek istediği zaman da hayvanı tahtın yanına sürer, böylece üzerine iner. Kralın ordu arasında haber toplayan, düşmanları arasına fesat sokup, onları birbirine düşüren ve tebaası arasında kral adına işlerini düzenleyen bir vekili bulunur.

Adı “Hakan” olan Hazar kralına gelince: Ancak dört ayda bir gezmek için dışarı çıkar. Bu krala “Büyük Hakan” denir. Halifesine de “Hakan Bey” adı verilir. Orduları idare eden, onlara kumandanlık yapan ve memleketin işlerini düzenleyen, savaşa çıkan işte bu Hakan Bey’dir. Yine komşu beyler de buna tabidir. Hakan Bey gayet mütevazı, sakin ve mahcup bir vaziyette her gün büyük bakanın yanına girer, içeri girerken daima yalın ayaktır, elinde bir değnek bulunur. Selam verince, bu değneği Büyük Hakan’ın önünde ateşler, sonra Hakan’ın tahtının sağ tarafında oturur. Hakan beye, Kundur Hakan adında buna da Cavşir adında biri vekâlet ediyor. En büyük kral, âdeti veçhile, halkla oturmaz, onlarla konuşmaz ve zikrettiğimiz kimselerden başkası huzuruna giremez. Memleketin tedbiri, muahede akdetmek ve cezalar vermek, kralın naibi Hakan beyin vazifesidir. En büyük kral, âdete göre, öldüğü vakit onun için, içinde yirmi ev bulunan büyük bir köşk inşa edilir ve her eve kral için bir kabir kazılır. Taş kırıla kırıla nihayet sürme tozu gibi olur ve kabirlere yayılır. Bunun üzerine kireçten mamul bir madde de serpilir. Köşkün altında büyük bir akarsu vardır, bu suyu kabrin üzerinden akıtırlar ve “Böyle yapıyoruz, ta ki şeytan insan ve haşerat dokunmasın” derler. Kral buraya defnedildikten sonra mezarının bu evlerden hangisinde bulunduğu bilinmesin diye, onu gömenlerin başı kesilir. Kralın kabrine cennet adını verirler ve “(kabrine konunca) Kıral cennete girdi” derler. Bütün evler altınla dokunmuş dibace ile döşenmiştir.

Hazar kralı, adeti veçhile, yanında 25 kadın bulundurur. Her kadın, komşu memleket beylerinin kızlarından biridir. Bunları kral, ya gönül rızasıyla yahut zorla alır. Ayrıca istifrası için, gayet güzel 6o tane cariye vardır. Karıların ve cariyelerin her birine birer saray tahsis edilmiş ve sarayın sac ağacı ile döşenmiş bir kubbesi vardır. Ayrıca bunların içlerinde birer çadır kurulmuş, her çadırda da bu kadınları muhafaza eden bir hizmetçi vardır. Kral bunlardan biri ile cinsi münasebette bulunmak isterse, hizmetçiye haber verir, hizmetçi göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda, derhal, onu kralın yanına getirir ve kubbesi önünde bekler. Kral işini bitirince, hizmetçi gelir, onu elinden tutar, götürür ve artık bir an için gözünden uzaklaştırmaz.

Kral sefer için ata binse, onunla beraber diğer askerleri de biner. Arkasından gelen alayla, arasında bir millik mesafe bulunur. Yolda tebasından biri onu görürse, derhal secde ederek yere kapanır, kral geçinceye kadar başım yerden kaldırmaz. Hazar kralının saltanat müddeti, kırk yıldır. Kral bu müddeti bir gün uzatırsa, maiyeti erkânı ve tebaası onu öldürür ve “Bunun aklı azaldı ve beyni sulandı” derler.

Kral, bir yere askeri bir birlik yollarsa, hiçbir sebeple geri çekilmezler. Bozguna uğrar kaçarlarsa, geri gelenlerin hepsi, öldürülür. Kumandan ve vekillerine gelince, bozguna uğrayınca, kral onları, kadın ve çocuklarım getirtir ve gözleri önünde, diğerlerine bağışlar. Keza atlarını, mallarını, silahlarını ve evlerini de hediye eder. Bazen onları ikiye böler ve asar. Bazen boyunlarından asarak idam eder. Bazen da iyilik yapmak isterse, seyis olarak yanına gelir. Hazar kralının, İdil nehri kıyısında büyük bir şehri vardır. Şehir; nehrin iki yakasına yayılmıştır. Bir yakada müslümanlar, diğerinde de kral ve arkadaşları bulunur. Müslümanların başında, kralın iç oğlanlarından Hz adında biri vardır. Hz müslümandır. Hazar ülkesinde oturan ve ticaret için buraya gelen müslümanlar hukuki işleri için bu müslüman iç oğlana başvururlar. Ondan başkası işlerine bakmaz ve aralarındaki bir mesele hakkında hüküm vermez.

Müslümanların bu şehirde içinde namaz kıldıkları bir cuma mescitleri vardır. Cuma günleri burada toplanırlar. Mescidin yüksek bir minaresi, birkaç müezzini vardır. Hazar kıralı, 310 yılında (M. 922) Babunec evinde bulunan kiliseyi müs-lümanların yıktığını haber alınca, minareyi yıktırdı ve müezzinleri öldürttü ve “İslam memleketlerinde kilise kalmayacağını anlarsam, mescidi de yıktırırım” dedi. Hazarlılar ve kralları musevidiler. Sekalibe ve bütün ona komşu olanlar Hazar kralına tabidirler. Ona ubudiyetle müracaat ederler ve ona itaat ederler.

Kaynak: Lütfi DOĞAN

Osman ELİKÖTÜOĞLU

07 Ağustos 2016

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Benzer Gönderiler